◊ bilgileri
◊ istatistikleri
◊ laflog
◊ kıymetlileri

◊ yayındaki entryleri
◊ yayındaki başlıkları
◊ son oylanan entryler
◊ en beğenilen entryleri
◊ en iğrenilen entryleri

◊ rss.xml
◊ laflog.xml

bekar eli

1.

ellerini gür saclarının arasına daldırdı, kaşımaya başladı. meret tuttumuydu bırakmazdı zaten. ordan kulaklarının arkasına indi, boynunu kaşıdı sonra…ardından da sırtını kaşımaya calıştı, ortasına yetişemeyen elleriyle…yalnızlık en cok da o an koyuyordu aslında…sırtına elinin ulaşamadığı anlarda…banyoda mesela…keselenirken…sonra işte şu lanet bulaşıcı kaşıntı sırtına gectiğinde. sırf işini kolaylaştırsın diye bir „bekar eli“ bile almıştı kendine, fakat o dümdüz ucu kıvrık sopanın da derdine derman olduğu söylenemezdi. etrafına bakındı sanki birinden medet umacakmış gibi. oysa yalnızdı işte...üstelik de bayağıdır böyle gidiyordu bu. kalktı yatağından sessizce. genelde calar saatten daha erken uyanırdı. cep telefonunun saatini hic kurmazdı. su birmilyoncularda satılan, cin malı, caydanlık şeklinde bir saat dururdu başucunda, onu kulanırdı, odadan cıkana kadar saatin hükmü gecerdi.on dakika sürmeliydi en cok üstünü giymek,sonra en cok beş dakika dağınık evrak cantasını toplamak. teknolojiden uzak olmak gibi bir kaygı gütmediğinden esasında, bundan sonraki sürecte cep telefonu alırdı zaman ayarlayıcı olarak yerini. koluna saat takmayalı cok olmuş olmalıydı. güzel bir saati vardı aslında bir zamanlar, ne olmuştu sahi o saat, kendi de bilmezdi…belki giden eşyaların arasına karışmıştır diye düşünmüştü bir cok kez. giden ve gelmeyecek olan eşyaların arasına…

kahvaltısız yapamazdı. annesi alıştırmıştı kahvaltıya. hazırlayıp önüne koyduğundan değil, atlanmaması gereken bir öğün olduğu konusunda onu ikna ettiğinden. saat sekiz bucuk dedi mi, atlar giderdi arabasına. yarım saat sonra iş yerinde. yalnızlık eve iş de getirtirdi. sıcak selamlardı mesai arkadaşlarını. sıcak bir bardak adacayı nı masasına söyler, bilgisayarını acardı. kendini akşama satacağı yerleri sabahtan aramaya başlardı. doğaclama cıkardı dışarıya. şimdi mesela yan masadaki selim’e soracaktı akşama yeni gelen filmlerden birine gidelim mi diye. ya da ciğdem’i eve yemeğe davet edebilirdi, sonra arkasından film izleyebilirlerdi birlikte; ama kesin ciğdem sevgilisiyle cikacaktır diye düşündü. o esnada adacayı geldi. mis gibi kokuyordu işte caanım cay. dilini yakmamak icin üfleye üfleye icti, sandalyenin yanına bıraktığı evrak cantasını actı masanın üstüne, icinden karalanmış kağıt parcaları cıkardı, onları yazmaya başladı. eve iş taşıdığı zamanlar bilgisayar başında calışmayı sevmezdı. kağıtlar üstüne notlarını alır, listelerini yapar arkasından da iş yerinde bunları gecirirdi. yani gece düşünür, gündüz yazardı kendi. böylelikle kaytardığını düşünürdü bir parca işten, ya da cok yorulmadığını…bir nevi ic rahatlatmaydı işte. iş rahatladı mı, sohbete de dalardı tanıdıklarıyla…lise, üniversite yıllarından adamlar vardı aralarında. ne günler bırakmıştı geride bu cok da ileri olmayan yaşında…gülümseyerek anardı hep onları…severdi arkadaşlarını, onlar da onu severlerdi. bu aralar ne olmuştu da böyle yalnızlaşmıştı diye düşündü kendi kendine. oysa sorsan bir dolu insan vardı cevresinde, ama eve gittiğinde derin bir yalnızlık. bir ara düşünmemiş de değildi bir arkadaşıyla birlikte oturmayı…ama kafasının uyuşacağı adamların iş yerleri eve uzak olunca caydı bu plandan. acaba eve geri dönsem mi diye de gecirirdi kafasından, sonra silerdi. alışmıştı kendi düzeninde yaşamaya. yeniden ev hayatı tahammülü zor geliyordu ona. şimdi iste istediğini eve cağırabiliyor, istediği saat girip cıkabiliyordu eve…iyiydi böyle…

şakalaşmalar başlamıştı ofiste, birazdan dışarı cıkması gerekiyordu, birileriyle buluşması… birsürü yabancı kelime kullanması, hic sevmediği insanlara gülmesi, haklısınız demesi. işte işin en cok burasına sinir oluyordu, sevmediği insanlara gülümsemek. oysa cok da severdi gülmeyi; ama yine de değen insanlarla paylaşmak gerekirdi ona göre gülüşleri bile.

kerim mor bir gömlek giymişti, günün espiri konusu buydu. cocukcağızın sevgilisi almıstı, o da giymemezlik edememisti. fena da durmuyordu aslında, ama eğlence cıkmıştı. o da takıldı biraz kerim’e, ama biliyordu ki takılmasının icinde ince bir kıskanclık da vardı. kerim akşam eve gidecekti, giderken yolda yoncasına telefon acacaktı, belki görüşeceklerdi. kendisininse bir kapısı yoktu henüz, vakit öğlen yemeğini göstermesine ve birileriyle birşeyler yapmayı cok istemesine rağmen. yemekte kalabalık şen şakrak bir grubun yanına oturdu, toplantıya gitmeden önce biraz kafasını dağıtmak istedi, hatta onun toplantısı bile şamata konusu oldu…arabasına atladı, aklına biri geldi, gözleri parladı. cok uzakta olan eski bir tanıdığı aradı, toplantıya gidene kadar onla konuştu…. yüksekten bakan ve böyle konuşmayı cok seven grubun icinde güzel bir de bayan vardı bu sefer. arada bir bakışları değdi kadına. kadın değen bakışları dondurup havada bıraktı. o da cok umursamadı bu durumu. zaten sevmiyordu bu insanları, bu bir kere daha teyit edilmiş oldu. mekandan cıkar cıkmaz kendini boğaz kenarındaki bir banka atti. rüzgar pantolonunun pacalarını hareketlendirdi, kravatı yüzüne doğru ucuştu. o hic birşeyi düzeltmedi, kollarını iki yana actı bankın tamamını himayesine aldı ve rüzgarı selamladı. gözlerini kapadı, martiların sesini dinledi. vapur sesi de eslik etti onlara. sonra amatör bir balıkcı da karıstı aralarına, ardından bir turist kafilesi…ayakkabı boyacısı cocuğun sesiyle irkildi. ayakkabılarına baktı, cok kirli de değillerdi, ama cocuğu reddedecek sözcükler gelmedi o anda aklına. ayakkabılarını boyattı. banktan kalktı, arabasına gitti. kapıyı acmadan önce rüzgarlı boğaz havasını bir kere daha cekti ciğerlerine, ardından hızla yokusyukarı cıkan viraji döndü. ofise geri döndügünde herseyi yaklasık olarak bıraktığı gibi buldu, ki farklı bir beklentisi de yoktu. selim’e sinemaya gitmeyi değil de nevizade’de icmeyi teklif etti. kabul edildi teklifi. mesai bitiminde önce karınlarını doyurdular, sonra yolunu tuttular meyhanelerin…darbukanın sesi kulaklarında yankılanıyordu, selim’in sesi darbukanın gümleyislerinde eriyordu. bu gece taksi tutulacaktı madem, selim’i dinliyormus gibi yapıp, icmek en iyisiydi. arada kendisinin birseyler söylemesi gereken yerlerde de her zamanki tavrını takınıp konusmasına devam ediyordu. darbuka her güm dediğinde icinde bir yerlere değiyordu. canını acıtıyordu darbukanın gümleyisleri. „güm“ kapı kapanıyordu. „güm“ saatle gidiyordu esyalar. „güm“ evin icinde boslukta sesi yankılanıyordu…selime birseyler söylemek istedi…bekar eli’nden, sırtından, keselenmekten filan bahsetmek istiyordu aslında. selim ise yayık ağzına galatasaray ı almıstı. birazdan hükümete de catabilirdi. sonra bir kızdan da bahsedebilirdi, ama onun istediği tek sey sırtındaki sivilcelerin hoyrat olmayan bir elle keselendikten sonra gecmesi, kucağına yattığı birinin elinin yetmediği yerlere oksama-kasima karısımı değmesinden anlatmaktı selim’e. anlamak zorunda değildi selim, ama dinleyebilirdi hic olmazsa..ağzını acmadan anlatmaya basladı…darbuka her yeni güm değisinde, ici biraz daha acıdı, biraz daha bası döndü. o konusmasını bitirdiğinde, selim de gümrük sorununu cözmüstü iste. kalktılar. taksiler cağrıldı, evlerin yolunu tuttular. taksici ufak bir sohbete girismeye calıstı bu yolcusuyla, o da icinden cevap verdi ilkin, sonra icinden sadece kendisinin duyabileceğini anlayıca gecenin son kelimelerini de taksiciye harcadı. biraz daha hafiflemis gibi hissetti kendini ilkin. evin kapısına geldi, anahtarı kilide oturtup cevirdi, kapı yanindaki isiğa attı elini. yine cöktü üstüne sessizlik, karanlıktı evin geri kalan kısmı. ayakkabılarını cıkardı, yerine koydu. keratanın yanında duran bekar eli ne takıldı gözü…lanet okudu icinden o ucu kırmızı ojeli tırnaklara benzetilmeye calısılmıs eğrelti sopaya, sonra bir küfür savurdu sesli. balkona gecti hızlıca, gecenin havasını soludu, cebinden cıkardığı telefonunda saate baktı okumak icin zaman vardı daha biraz, ama banyo yapmak istedi canı. yine kasınmıstı o akı olmayan kapkara gür sacları, ordan boynu, sonra sırtı…odasına gecti, havlusunu aldı…koridordan gecerken keratanın yanında sessiz sakin durusunun icinde onunla dalga gecen tahta parcasına değdi gözü. hıncla baktı ona. “kurtulmalı” dedi, “kurtulmalı bu lanet sopadan” ve banyonun kapısını carpıp sıcak suyu actı…



21.12.2006(gece yarısına doğru 22 e de 3 dk sarktı)

   kalihora   28.11.2007 - 15:36

yorumlar (yorum yok)

 
 

etiket bulutu