hataları itiraf edip pişmanlıkla kıvranmak, fevt edilen sorumlulukları yerine getirerek, yeniden toparlanıp cenab-ı hakk’a yönelmek şeklinde ilk küçük yorumları ile tanıyacağımız tevbe; hakikat ehlince, duyguda, düşüncede, tasavvur ve davranışlarda zat-ı uluhiyet’e karşı içine düşülen muhalefetten kurtulup, o’nun emirleri ve yasakları zaviyesinden, yeniden o’nunla muvafakat ve mutabakata ulaşma gayretidir. tevbe, sırf bir şeyin vicdanda kerih görülmesinden dolayı, o şeye karşı tiksinti duyulması, terk edilmesi değildir. o, allah’ın sevmediği, istemediği şeylerden -aklın zahiri nazarında güzel görünse, yararlı olsa da- uzaklaşıp hakk’a rücu etmektir.
bir de “tevbe” sözcüğüne “nasuh” kelimesi ilave edilerek “tevbe-i nasuh” şeklinde kullanılır ki, o da, bir tevcihe göre, “en halis, en safi, en içten” anlamına, diğer bir tevcihe göre de, “yırtığı, söküğü dikip kapayan, bozulanı ıslah eden ve hiçbir gedik bırakmayacak şekilde onaran tevbe” manasına gelir. yukarıdaki hususların bütününü birden nazara alınca “tevbe-i nasuh”; “hüsn-ü niyet, hulus-u kalb ve hayır mülahazasıyla, ferdin kendi adına ve tabii seviyesine göre, halis, ciddi, yürekten tevbede bulunması, dolayısıyla da başkalarına, tıpkı nasihat ediyor gibi hüsn-ü misal teşkil etmesi” manalarına gelir ki, kur’an-ı kerim’de, gerçek tevbeden söz edilirken: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللهِ تَوْبَةً نَصُوحًا “ey iman edenler, allah’a tevbe-i nasuhla teveccüh edin.”[1] buyrularak böyle bir tevbeye işaret edilmektedir.
1. tahrim suresi, 66/8
#933055
