bugün uluslar arası ilişkilerde abd’nin isteklerini yerine getirmeyen her ülke; önce siyasi ve ekonomik yöntemler ile baskı altına alınmakta ve bu baskılardan sonuç alınmadığı durumlarda iç karışıklıklar, ayaklanmalar, sosyal patlamalar ve terör devreye sokularak kadife devrimlerle abd güdümünde hükümetler iş başına getirilmektedir. bu yöntemlerin sonuçsuz kaldığı durumlarda da, askeri yöntemler devreye sokulmaktadır. bu yöntemlerin hepsinin aşama aşama kullanıldığı ülkelerden birisi yugoslavya, diğeri ırak’tır. ne yazıktır ki, ‘‘küresel faşizm’’ birini parçalamış, diğerini parçalamak üzeredir ki, bu gözle görünür tehdit, gelişmekte olan ve gelişmemiş ülkelerde devletlerin ulusal politikalarını gözden geçirmesine neden olmuş, bu devletler, abd çıkarlarına uygun olarak ulusal politikalarından ödün vermeye başlamışlardır.
kurulacak olan bu düzende, ulus devletler yok edilerek yerine mikro devletler ve yeni birleşik devletler kurularak ‘’tek dünya devleti’’ inşa edilmek istenmektedir. kurulması planlanan tek dünya devleti (evrensel devlet)’nin idari yapısını oluşturmak üzere, parlâmento görevi ‘’derin dünya devlet konseyleri’’ne, güvenlik görevi ‘’nato ile çok uluslu güçe’’, yargı görevi ‘’uluslar üstü mahkemelere’’, ekonomik görevi ‘’uluslar üstü ekonomik kurumlara’’, siyasi görevi ‘’birleşmiş milletlere’’ verilecektir.
1989 yılında doğu ve batı almanya’nın birleşmesi, 1991 yılında sscb’nin parçalanması, varşova paktı’nın dağılması ile başlayan süreç, 1945’den itibaren devam eden ve ‘’soğuk savaş dönemi’’ olarak adlandırılan ‘’iki kutuplu dünya düzeni’’ni sona erdirmiştir. böylece tüm soğuk savaş boyunca kendisine rakip olan sscb’nin çöküşü, abd’ni siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik, teknolojik ve askeri açıdan eşsiz bir konuma sokmuş ve ‘’küresel güç’’ haline getirmiş, 21nci yüzyıla girerken, amerika tarihte hiçbir devletin sahip olmadığı kadar dünyaya hakim olma noktasına gelmiştir. doğal olarak abd, elde etmiş olduğu bu avantajı değerlendirmek ve dünya hakimiyetini tamamen ele geçirmek için planladığı yeni dünya düzeni senaryolarını resmen yürürlüğe koymuş, dünya kamuoyuna da bu fiili durumu açıklamıştır.
ne yazıktır ki, soğuk savaşın sona ermesi, dünya barışına değil, küresel kraliyetin kurulmasına yönelik ve siyonist hedeflere hizmet eden bir değişimin öncüsü olmuş; nitekim, 1989 yılında doğu ve batı almanya’nın birleşmesinden, 1991 yılındaki 1 nci körfez savaşı’na kadar geçen süre içinde; dünya sadece bir buçuk yıllık kısa bir barış dönemi yaşamıştır. dahası, yeni dünya düzeninin sık sık dile getirildiği bu tarihlerde, abd senatosu’nun 19 mart 1990’daki oturumunda haydut devletler stratejisi kabul edilmiş ve ‘’küreselleşme karşıtı devletler’’ özellikle ‘’radikal islam’’ düşman ilan edilmiş, hatta daha da ileri gidilerek; var olan medeniyetlerin yerine geçecek yeni bir medeniyet yaratılacağı ileri sürülmüş, hemen ardından balkanlar, orta asya ve ortadoğu’da yaşanan çatışmalar da, planlanan düzenin pek de barış yoluyla hayata geçirilemeyeceğini yani barışçıl olmadığını bize açık olarak göstermiştir.
dahası, 1980’lerden itibaren uygulamaya sokulan kültürel politikalar başarılı olarak, ‘’yeme, içme, giyinme, gezme, eğlenme ve üreme’’den başka bir şey düşünmeyen, doğal ihtiyaçlarını gidermekle yetinen, olan biteni sorgulamayan, içgüdüleriyle yaşayan ‘’tüketim toplumu’’ ve ‘’prototip insanlar’’ yaratılmış; doğa dengesi, insanoğlu dengesine adapte edilmiştir: halbuki, insanlık tarihi, insanlar ve toplumlar arasındaki ilişkinin ‘’doğadaki düzenden farklı kılınması’’ için gösterilen çabaların, yaşandığı tarihtir.
nasıl, 18 nci yüzyıldaki fransız devrimi’nin “eşitlik, özgürlük ve adalet’’ sloganları ile beraber makro milliyetçilik akımları, yeni ulus devletlerin tarih sahnesine çıkmasına ve imparatorlukların sonunu getirmesine neden olmuş ise; bu kez abd tarafından planlanan ve dayatılan yeni dünya düzeninde, makro düzeyde ‘’birleşik devletler’’e, mikro düzeyde ‘’site devletler’’e dayanan bir yapı esas alınmakta; imparatorluk benzeri federal devletlerin bir arada oluşturacağı büyük bir dünya koalisyonunun ilk adımları atılmakta, bunun için de ulusal yapıları parçalamaya yönelik mikro (etnik) milliyetçilik akımları desteklenmekte ve ulus devletler tarihten silinmeye çalışılmaktadır. yeni dünya düzeni, sözde ulus devletlerin birleşmesi sonunda kurulacak ‘’birleşik devletler’’ ile ulus devletlerin parçalanması sonunda kurulacak ‘’site devletler’’ üzerine inşa edilecek ve dünya coğrafyası yeniden çizilecektir.
aslında, planlanan yeni dünya düzeni’nin iki boyutu vardır. birincisi emperyalist, ikincisi kapitalist politikaların sonucudur. emperyalist boyutunda, stratejik bölgelerin ele geçirilmesi amaçlanır ve bu boyut ‘’yeni büyük oyun’’ olarak adlandırılır. yeni dünya düzeni’nin kapitalizm boyutu ise siyasi, sosyal, ekonomik, teknolojik ve kültürel konuları kapsar, stratejik kaynakların ele geçirilmesini amaçlar, ‘’küreselleşme’’ olarak adlandırılır. küreselleşme boyutunda görevlendirilen ‘’silahsız işgal güçleri’’ ile alt yapı, yeni büyük oyun’da görevlendirilen ‘’silahlı işgal güçleri’’ ile de üst yapı hazırlanmaktadır. küreselleşme senaryoları çok uluslu şirket imparatorluğunun kurulmasına, yeni büyük oyun senaryoları ise siyasi olarak dünya hakimiyetinin ele geçirilmesine yöneliktir. ve her iki yöntemde ‘’teolojik merkezli küresel kraliyet’in kurulmasını amaçlamaktadır, kaos ve kan içeren bu politikalar bir nevi ‘’yeni veya post modern faşizm’’ olarak adlandırılabilir.
bu kapsamda, uluslar üstü ölçekte görev yapan ‘’sivil toplum örgüt ve sivil toplum kuruluşları’’ ile ‘’dini ve masonik yapılanmayı esas alan gizli örgütler’’e görevler verilmiş, ulus devlet yapıları ve organları tasfiye edilmeye başlanmıştır. kadife devrimler, artık bilinmelidir ki demokrasi arayışlarının bir sonucu değil; bu örgütlerin ve legal görünümlü ama tehlikeli yapılanmaların meyveleridir.
bugün uluslar arası ilişkilerde abd’nin isteklerini yerine getirmeyen her ülke; önce siyasi ve ekonomik yöntemler ile baskı altına alınmakta ve bu baskılardan sonuç alınmadığı durumlarda iç karışıklıklar, ayaklanmalar, sosyal patlamalar ve terör devreye sokularak kadife devrimlerle abd güdümünde hükümetler iş başına getirilmektedir. bu yöntemlerin sonuçsuz kaldığı durumlarda da, askeri yöntemler devreye sokulmaktadır. bu yöntemlerin hepsinin aşama aşama kullanıldığı ülkelerden birisi yugoslavya, diğeri ırak’tır. ne yazıktır ki, ‘‘küresel faşizm’’ birini parçalamış, diğerini parçalamak üzeredir ki, bu gözle görünür tehdit, gelişmekte olan ve gelişmemiş ülkelerde devletlerin ulusal politikalarını gözden geçirmesine neden olmuş, bu devletler, abd çıkarlarına uygun olarak ulusal politikalarından ödün vermeye başlamışlardır.
kurulacak olan bu düzende, ulus devletler yok edilerek yerine mikro devletler ve yeni birleşik devletler kurularak ‘’tek dünya devleti’’ inşa edilmek istenmektedir. kurulması planlanan tek dünya devleti (evrensel devlet)’nin idari yapısını oluşturmak üzere, parlâmento görevi ‘’derin dünya devlet konseyleri’’ne, güvenlik görevi ‘’nato ile çok uluslu güçe’’, yargı görevi ‘’uluslar üstü mahkemelere’’, ekonomik görevi ‘’uluslar üstü ekonomik kurumlara’’, siyasi görevi ‘’birleşmiş milletlere’’ verilecektir.
aslında bugün tüm dünya, uluslar üstü ölçekte yapılanan ve derin dünya devleti (ddd) olarak adlandırılan üç örgüt tarafından yönetilmektedir. bu örgütler; siyonist-masonik-evanjelist yapılanmayı içeren ‘’uluslararası dış ilişkiler komisyonu (cfr), bildirberg group (bg) ve triteryal komisyon (tc)’’dur. bu üç örgüt, dünyanın en zengin yahudi iş adamları tarafından kurulan ve sadece yahudi kökenli peygamber hanedanından geldiği iddia edilen üyelerin kurduğu ‘’raund table veya illuminati’’ olarak adlandırılan örgüte bağlı olarak faaliyet göstermektedir. abd ile dünya genelinde uygulanacak politikaları, cfr; avrupa’da uygulanacak politikaları bildirberg; asya’da uygulanacak politikaları triteryal komisyon belirlemektedir. raund table ise ‘’derin dünya devleti’nin karar organı’’ olarak görev yapmaktadır.
söz konusu örgütler, bütün hükümetlerin parlamentolarından daha etkin, daha güçlüdürler. dahası, bu üç örgüt tüm dünyada hangi görüşün iktidara getirileceğine, hangi ülkede darbe yapılacağına, hangi ülkeye askeri operasyon yapılacağına karar vermektedir. son iki yüzyıl içinde çıkan savaşların çoğu, ne yazık ki bu yapılanmanın eseridir. ülkemizdeki derin devlet yapılanması da bu örgütlere hizmet etmiş ve bu örgütlerin talimatlarını yerine getirmiş, üstelik, bu yapılanmayı çözenler ya öldürülmüş ya da işlevsiz hale getirilmiştir.
bu örgütlerin asıl görevi, hedef ülke ve toplumları askeri, siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel açıdan yönlendirmek, gerektiğinde etki değerlendirmesini yapmak, raporlar hazırlamak, gelişen durumlara göre çözümler ve politikalar üretmektir. bugünkü abd politikalarının başarısının arkasında, bu kuruluşların hazırladığı raporlar yatmaktadır. halen uluslar üstü ölçekte görev yapan siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik, teknolojik ve askeri kurum ve kuruluşlar da derin dünya devletine bağlı olarak görev yapmaktadırlar.
bu kuruluşlara; etkin görevler verilmesi nedeniyle, ulus devletin organik kuruluşunda yer alan kurumlar işlevsiz hale getirilmiş, çok uluslu şirketlerin parasal destek sağladığı sivil toplum örgütleri ve sivil toplum kuruluşları devlet organlarının yerini almıştır. öyle ki, bu kuruluşlar derin dünya devletinin emrinde görev yaparak siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik askeri ve teknolojik bütün gelişmeleri sevk ve idare eder hale getirilmiştir.
küresel, bölgesel ve yerel çapta operasyon yapan bu örgütlerin tüm dünya üzerinde cumhuriyet yönetimlerine zarar verdiği çok açıktır. son günlerde ülkemizde de sık sık, ‘’derin devlet’’ tartışmalarının kamuoyunun gündemine sokulması da, bu düşüncenin bir ürünüdür ve tc devletinin hayati organlarını yıpratmayı amaçlamaktadır. öyle ki, kurtlar vadisi gibi filmler ve piyasaya sürülen sözde derin devleti tanımlayan kitaplarla, devletin kurumlarının itibar kaybına uğratılması sağlanmaktadır. özellikle, geçmişte derin devlet mekanizması içinde yer alanların mafya ve gizli örgütler ile bağlantısı ifşa edilerek, devletin kamuoyu önünde itibarı zedelenmektedir.
elbette derin devlet yapısı içinde, geçmişte görev yapanlar, bilerek yada bilmeden devlete değil, emperyal ve kapital güç odaklarına hizmet etmişlerdir ve dış güçlere hizmet ederek bu ülkeye zarar verenler, yargı önüne çıkartılmalı ve mahkemeler önünde hesap vermelidirler. ancak, bu illegal yapı, yıllar sonra ve türkiye’deki derin devlet yapısı tamamen kabuk değiştirdikten sonra, kasıtlı olarak türkiye’nin gündemine sokularak hedef saptırılmakta, artık hükmü kalmamış eski hesaplar kamuoyunun önüne yeni keşfedilmişler gibi serilerek, dikkati başka yönlere çekilmek istenmektedir.
halbuki günümüzde; derin dünya devleti’nin türkiye’deki uzantıları 1970-80’li yıllardan çok farklıdır. bugün derin devletin icra görevi sanıldığının çok aksine; uluslararası sermaye ile işbirliği yapan sözde ulusal sermayeye, masonik ve dini gizli örgütlere, kürt-islam örgütlerine, sahte ılımlı islam önderlerine ve ikinci cumhuriyetçilere verilmiştir. bugünlerde kamuoyunda, yazılı ve görsel basında, sürekli derin devlet tartışmalarının yapılmasının ve hedef olarak özellikle türk silahlı kuvvetlerinin gösterilmesinin nedeni, kesinlikle hedef saptırma, yanıltma, ve özellikle gerçek anlamda devlet içindeki yeni derin devlet yapılanmasının kamuoyundan gizlenmesidir. nitekim, pek çoğumuzun gözünden kaçsa da, erol manisalı ‘’türkiye ve küreselleşme’’ adlı eserinde yıllar önce “sermaye ve tarikat, bürokrasi ve elit oligarşisinin türkiye’ye yönelik ulusal düzeyde değil, kısmi düzeyde ve dış çevrelerin güdümünde yön vermesi, ulusal çıkarların uzun vadede korunmasında büyük zaaflar yaratmaktadır” diye bu tespiti yaparak bizi uyarmıştır.
artık, bir an önce uyanıp; derin dünya devleti’nin talimatlarını yerine getirenler ve bugünkü derin devlet yapılanması içinde, sermaye-tarikat - medya ile sivil toplum örgüt ve kuruluşları’nda görev alıp, işbirliği yapanlar tespit edilmeli, halka açık şekilde yargılanmalı, ulusuna ve vatanına ihanet edenlerden hesap sorulmalıdır. türkiye’nin bu yapılanmayı, bu sessiz darbeyi gözler önüne sermedikten sonra içine düştüğü kıskaçtan, kurtulması mümkün değildir. dahası korkunun ecele faydası olmayacağından, başkaca çare de kalmamıştır.
diğer yandan, uzun zamandır, ülkemizde aynı derin devlet içerikli yayınlar gibi, milli duyguları abartılı olarak kışkırtan yayınların da ardı ardına gelmesi, türk ulusçuluğunun yeniden dirilişi gibi algılanıyor olsa da; şu soruyu da kendi kendimize sormamız gerekmektedir. derin dünya devleti ülkemizde de bu kadar etkin iken, neden, hitler’in “kavgam” veya burak turna, orkun uçar’ın “metal fırtına” tarzı, hayali abd-türkiye savaşını konu alan kışkırtıcı içerikli yayınların neredeyse bedava satılmasına izin vermekte, hatta desteklemektedir? 12 marttan sonra, o zamanın derin devletinin iradesiyle, türk halkını uyandırabilecek tüm kitapların toplatılarak yakılmasının sağlandığı, bu kitapları yazanların işkence gördüğü ortadayken; abd’nin artık türkiye’de kendi planlarına muhalif, ulusal bir tehlike kalmadığını düşünmesi, pek gerçekçi olmaz. o zaman bu göz yummanın, hatta desteklemenin başka bir nedeni olmalıdır. aslında kanımızca planlanan, türk ulusalcılığının bilinçli bir şekilde kuvvetlendirilmesinden ziyade, son 25 yıldır doğal ihtiyaçlarını gidermekle yetinen, neredeyse uyuşturulmuş, bilinçli olarak bilgi kirliliğine maruz bırakılmış, altyapısız gençlerimizin yoğun ve deforme edilmiş bilgi bombardımanına tutulup kışkırtılarak, gelecekte olası bir türk- kürt çatışmasına, yıllardır emperyalist güçlerce özenle planlanan bir iç savaşa hazırlanmakta olmasıdır. bu ihtimal göz ardı edilmeden, yeni dünya düzeni işbirlikçilerini kendi silahlarıyla vurmak; ancak, ulusal sınırlar içinde yaşayan ve türk ulusunun, türk ülkesinin bugünü, yarını, için kader birliği etmiş insanlarımızın bize karşı bir silah olarak kullanılmasına izin vermeyip onları kazanmakla, gençlerimizin de sağlıklı ve soğukkanlı bir ulusal bilince kavuşmalarını sağlamakla mümkün olacaktır.
acıkistihbarat.com
#971458