Son 400BugünDünRastgele

olu zaman gezginleri

 

1.

hasan ali toptaşın 1990 ve 1992 yılında yayımlanan öykülerinin toplandığı kitap. sadece romanda değil öyküde de usta olduğunu kanıtlar. şarap lekesi içindeki en güzel hikayedir kanımca.

   geberik gelin   24.06.2007 - 16:43
  #497290
2.

yeşilırmak manzaralı pencerenin önünde, bu kitabı okuyan genç bir adam görmüştüm. her pazar sabahı, kimse kapmadan yetişebileyim diye, evden erken saatlerde çıkmama neden olan masasında oturuyordu kahvehanenin. benden önce gelmiş, benden önce oturmuş, benden önce salıvermişti gamı kederi, ırmağın akış istikametinde.

kapıdan girer girmez, okuduğu kitabın kapağını görmüş ve hangi kitap olduğunu anlamıştım. yakın bir zamanda elime alıp bir süre karıştırdıktan sonra sıkılıp bırakmıştım aynı kitabı. genç adam pek sıkılmışa benzemiyordu okurken. bilakis okumanın biraz ötesinde, yeniden yazıyor gibi bir hali vardı kitabı. birkaç masa yanında oturup çayımı içmeye başlamışken elimde olmadan seyretmeye koyulmuştum onu. kitabın sayfalarını değiştirirken yüzünü hafifçe bana doğru çeviriyordu. gözlerine biraz daha bakabilsem okuduğu hikayede ne anlatıldığını anlayabilecekmişim gibi gelmeye başlamıştı. sandalyemi bakışlarımı gizleyecek bir illüzyon açısı arayarak, birkaç kez sağa sola oynattım. hem fark edilmeyeyim istiyordum, hem de incelemek üzere olduğum yüz kadrajdan çıkmasın diye uğraşıyordum.

bir süre, bütün dikkatimle, kitabın çizgilerini ortamın çizgilerinden ayırabilmek için uğraştım. yüzünde, sessizliği bozan münasebetsiz bir kahkahanın neden olduğu çizgiyle, yazarın bir söz oyunu ya da ince bir betimleme ile neden olduğu değişikliği seçebilmek için gözümü kırpmadan bakıyordum. zaman sonra, içerideki bütün hareketlerin sessizlik içinde devam ettiğini fark edecek, biraz daha hızlandırılmış haliyle bir eisenstein filmi izler gibi, bütün bu kurgunun işaret ettiği gerçeği açıkça görebilecektim.

genç adamın yüzü ve gözlerim arasında, hızla cereyan etmekte olan dış gerçeklik, tamamen sessizdi artık. ocakçı necmi’nin bardağı elinden düşürdüğünü görmüştüm fakat ne bardağın yere çarptığında çıkardığı sesi, ne de dudaklarının kodladığı küfürle necmi’nin sesini duyabiliyordum. sessizliği bölen tek şey, sayfa değiştirilirken kitaptan çıkan keskin bir kağıt sesiydi. bir müddet sadece bu sesi duyarak, dikkatle bakmaya devam ettim.

bazen yüzünü asıyor, gözlerini, görmemi engelleyecek kadar kısıyordu, bazen de suratı o kadar genişliyordu ki tek bir çizgi bile kalmıyordu. okuduğu hikayelerin o’ndaki kaba yansımalarını tanımam ve tasnif etmem sadece bir iki dakika sürdü belki. zaman ilerledikçe, ayrıntıları anlamlandırmam daha da kolaylaşıyordu. bir ayrılığın yansıması, bir ölümün yansımasından kesin olarak ayrılıyordu yüzünde artık.

bu yansımalı okuma işi öyle bir hal almıştı ki, "daha hızlı ol", "hadi çevir artık sayfayı" demek ihtiyacı hissediyordum. heyecanım tarif edilemeyecek kadar artmıştı. yabu’nun öyküsünün sonunu merak ediyordum. oğrenebilmem için sayfayı çevirmesi yetecekti fakat o başını kitaptan kaldırıp, gözleriyle bir şey aramaya başlamıştı, garsonu arıyor olduğunu, "hesabı alır mısın" dediğinde anlamıştım. hikayenin en can alıcı yerinde bu yaptığını, kendime karşı bir özensizlik olarak algıladığımı fark ettiğimde sarsıcı bir şaşkınlığın içine bulmuştum kendimi. tanımadığım birinden, dahası varlığımın bile farkında olmayan birinden bana karşı özenli olmasını bekliyor olmam da hayret uyandırmalıydı evet, ama asıl şaşkınlık sebebim başkaydı: "yabu", "hikayenin en can alıcı yeri".. bu nasıl mümkün olabilirdi?

ben okunmakta olan hikaye ile ilgili olarak bu bilgilere sahip olmamın hayreti içerisinde iken masada bir hareketlilik başlamıştı. genç adamın cebinden bir kalem çıkarıp önce kitaba yöneldiğini, sonra vazgeçerek aceleyle avucuna bir not yazdığını fark etmiştim.

kalemle işi bittikten sonra, hikayeyi tamamlamadan kitabı kapattı ve oturduğu yerden kalktı. bana doğru baktığını fark ettim. birkaç kez öne doğru eğilip doğrularak bakmaya devam etti ve heyecanla bana doğru yürümeye başladı. masamın önüne gelip durdu. gülümsüyordu.

"siz…burada sizinle karşılaşmak.. inanamıyorum.. bütün kitaplarınızı okudum efendim. gölgesizler’i ve bin hüzünlü haz’ı ise başucu kitaplarım yaptım. yeni kitabınızı heyecanla bekliyorum" dedi ve elimi sıktıktan sonra gülümseyerek yanımdan ayrıldı.

elimde elinin sıcaklığını hissederek elime baktım. avucuma ne zaman ve nasıl yazılmış olduğunu hatırlayamadığım şu cümleyi gördüm:

"kızı öldürme, torunlara kıyma, sadece yabu’yu yakacak bir son düşün."



not: bu hikaye, sözlük yazarının, adı geçen öykü kitabından (bir anlamda ölü zaman gezginliği’nden) ne anladığını dile getirmek maksadıyla kaleme alınmıştır. hikayeye konu olan olay ve kişilerin gerçekle bir alakası bulunmayabilir. şahsen ben bu entry kaleme alınırken, kenarda bir yerde gizlenmiş, sinsi sinsi seyrediyordum. entry bitince yazar oturduğu masadan kalktı, yanıma geldi, "siz septimus değil misiniz? iletilerinizi beğeniyle okuyorum." dedi. şaşkınlıkla etrafıma bakınırken yan tarafımda duvara asılı olan aynayı fark ettim. önümde bir notebook vardı ve masada yalnızdım!!!

   septimus   21.03.2008 - 01:52 ~ 21.03.2008 - 23:42
  #875540
 
 

yazdır



etiket bulutu