17.yy divan edebiyatı şairi.
didaktik şiirlerin en önemli temsilcisidir.yaşadığı devi osmanlının gerilemeye başladığı dönem olduğu için bu konudaki aksayan yönleri görmüş ve öğüt verici bir şekilde bu konuları işlemiştir.akıcı bir dili vardır en öneli eserleri: hayrabat ve divanıdır.hayrabatı oğlu için yazmıştır.
rivayet olunur ki; mekke’ye giderken medine’de konaklayan nabi, farkında olmadan ayaklarını mescid-i nebevi’ye doğru uzatarak salaş bir vaziyette uyumaya başlar. rüyasında hz. muhammed’i görür ve bir anda uyanır. hatasını anlar. ve o’na atfen şiir yazar. nat-ı şerif eseri bu şekilde meydana gelmiştir. döneminin sultan’uş şuarası’dır.
baltacı mehmet paşa'nın kankasıdır.
aslinda onu anlatmak bana duserdi hemsehrisi olarak ama irfan ozfatura oyle guzel konusturmus ki kalemini, benim kelimelerim bu kadar guzel anlatmaya yetmezdi. bakin ne guzel yazmis:
resulullahın övdüğü şair; urfalı nâbî (rahmetullahi aleyh)
sıcak, gözle görünür mü? inanın görünür, o gün toprak helva gibi kızarır, ufukları buram buram buhar sarar. güneş tepsi gibi büyür, zemin bakılamayacak kadar parlar. yolcular kızgın sac üzerinde yürür gibi seker, taşa toprağa dokunmamaya bakarlar. kervancılar dayanılmaz suhunete rağmen keyfiyelerini kafalarına dolar, karlı dağ başlarında tipiden kaçar gibi kumdan sakınırlar. hasılı zor bir gündür, rüzgâr dinip gök açıldığında, gün batıp yıldızlar çıktığında ılık kumlara çöke kalırlar. iştahı kalanlar ellerini heybelerine daldırır ağızlarına üç beş parça tayın atar, zoraki yutarlar. çoğunun çul çaput sermeye bile mecali olmaz, oturdukları yerde uykuya dalarlar.
medine-i münevvere’ye takriben bir günlük yol vardır ama nâbi uyuyamaz. bir kuytuya çekilip günahlarına ağlar, “hangi yüzle” diye kendine hesap sorar. kâh kuşla böcekle dertleşir, kâh aydan yıldızdan haber sorar. evet çok yaklaşmışlardır ama eşiğine kadar gelmişken efendimize kavuşamamaktan korkar.
onu, onun şiiriyle...
şâirimiz oturmaktan bile hayâ ederken, kervandaki devletlülerden birinin sereserpe yattığını, üstelik ayaklarını kıbleye uzattığını görür. bir üzülür, bir üzülür... ağzından “sakın, terk-i edebden...” diye başlayan o muhteşem beyitler dökülür. muhatabı hemen ayaklarını toplar. ancak gafletinin şiirleştirilmesine sıkılır ve bu mısraları unutmasını söyler. nabi buna çoktan hazırdır, zaten elinde yazılı bir metin yoktur ve adamcağız ayaklarını topladığına göre konu kapanmıştır.
kafile, ertesi gün şafak sökerken münevver beldeye girer. nâbi’nin yüreği yerinden fırlayacak gibidir, o nasıl sevinç, o nasıl heyecan... daracık sokakları telaşla geçer bir meydana açılırlar. mescid-i nebi birden karşılarına çıkar. tam o esnada müezzinler minarede görünürler ve...
duyduğu şeye kendi de inanamaz. evet, evet onun şiirini, hani “sakın terk-i edebden....” diye başlayan mısraları okurlar.
nabi onlardan birini minarenin kapısında yakalar ve “allah aşkına söyle” diye sorar, “okuduğun kasideyi kimden öğrendin?”
-bu gece rüyamda kainatın efendisini (sallallahü aleyhi ve sellem) gördüm, bana: “ümmetimden nâbî adlı bir âşığım geliyor. onu, onun beyitleriyle karşılayın” buyurdular. ben emredileni yaparım. niyesi, niçini bu fakiri aşar.
-eminsin değil mi? ümmetimden mi buyurdular?
-evet. mübarek sesleri hâlâ kulaklarımda.
nabi’ye bu kelime yeter. öyle sevinir, öyle sevinir ki kendinden geçer.
öyle ya, ona (aleyhissalatü vesselâm) ümmet olmaktan büyük mertebe... düşünülemez bile...
urfa’dan istanbul’a
asıl adı yusûf olan şairimiz urfa’da (1642) doğar. bu aileden eskiden beri alim çıkar, o da eğitimini ciddiye alır akranlarına fark atar. urfa’da çok sevilir ama vâlinin tavsiyesini dinler, istanbul’a koşar. vezir, muhasip mustafa paşa üç dilde şiir yazabilen bu kabiliyetli genci bağrına basar. ‘asitane’de birçok şâirle (özellikle nailî ile) görüşür ve onlardan çok şey kapar. yusuf, mütevazı bir gençtir, nitekim arapçada “yok” mânâsına gelen “nâ” ve “bî” eklerini birleştirerek “nâbî” yi mahlas yapar, kendini “hiç” sayar.
nâbî birçok gâzâya katılır. hatta lehistan (polonya) seferinde, kamaniçe’nin fethi üzerine yazdığı “düşdi kamençe kısmına nûr-ı muhammedî” şiirini kale kapısına kazırlar. musahib mustafa efendi, kaptan-ı deryâ olunca nâbî’yi de yanına alır, birlikte akdeniz’i dolanırlar. fırtınalı denizlerdeki zor günleri, tatlı sohbetlerle atlatırlar. nâbî bu paşanın vefâtı üzerine haleb’e yerleşir ve orada yuvasını kurar.
halep valisi baltacı mehmed paşa sadrâzam olunca, nâbî’yi yanına katar. onu darphâne emîni ve anadolu muhâsibi yapar. nâbî altı pâdişâhın saltanatını görecek kadar yaşar. devrin sultanları onun şiirlerini çok beğenir, ikrâmlarda bulunurlar. işte 4. mehmed han yukarıda bahsettiğimiz “surre alayı”na onun katılmasını çok ister ve gördüğünüz gibi isabet kaydeder. nâbî hac yolunda yazdığı tuhfet-ül-haremeyn (hicaz hediyesi) isimli eserini padişaha arzeder. şairimiz istanbul’da vefât eder onu karacaahmed mezarlığına defnederler.
edebiyatçıların “şeyh-üş-şuarâ” (şairlerin şeyhi) unvânını yakıştırdığı nâbî’nin şiirleri öylesine sağlamdır ki mısralarının çoğu vecize olur, halkın diline dolanır. istanbul türkçesini çok iyi kullanan nâbî’nin eserleri fransızca’ya tercüme edilir ve paris’te yayınlanır. ahlâk kaidelerini hoş bir üslûpla anlatan “hayriyye” yıllarca ders kitabı olarak okutulur.
diğer eserleri: hayrabâd, dîvançe-i gazeliyât, tercüme-i hadîs-i erbain, sûrnâme, fetihnâme-i kameniçe, siyer-i veysi ve münşaat’tır...
tabii bu kadar yazilandan sonra, yazinin basindaki menkibede anlatilan o harikulade $iiri yazmamak olmaz:
sakın terk-i edepten, kûy-i mahbûb-i hudâ'dır bu;
nazargâh-ı ilâhîdir makam-ı mustafâ'dır bu.!..
felekte mâh-ı nev bâbu's-selâm'ın sîne-çâkidir;
bunun kandîli, cevzâ matla-ı nûr-i ziyâdır bu!
habîb-i kibriyâ'nın, hâbgâhıdır fazîlette;
tefevvuk kerde-i arş-ı cenâb-ı kibriyâ'dır bu.
bu hâkin pertevinden oldu, deycûr-i adem zâil;
amâdan açtı mevcûdât, çeşmin tûtiyâdır bu.
murââd-ı edeb şartıyla gir nâbî bu dergâha;
metâf-i kudsiyândır, bûsegâh-ı enbiyâdır bu.!
anlami:
*burası; allah'in sevgilisi'nin (sallalahu aleyhi ve sellem) beldesi, hazret-i peygamber'in cenab-ı hakk'ın nazar buyurduğu temiz bahçe'si (ravza-i nebî)dir; (öyleyse) edep hatası işlemekten (tir tir titreyerek) sakın!
*bu gökteki yeni ay, selâm kapısı'nın (bâbu's-selâm) yüreği yanık aşığıdır; (öyle ki, göklerdeki) cevza yıldızı bile ışığını, onun kandilinin nurundan almaktadır.
*bu allah'ın yüce sevgilisi'nin mübarek istirahatgâhı (türbesi)'nın fazileti öyle yüksektir ki, cenab-ı hakk'ın izni ve rızasıyla arşına çıkartılmıştır.
*insanlık karanlıktan, bu toprağın ışığı sayesinde kurtuldu. çünkü o, mevcudatın gözlerine şifa veren bir sürmedir; o nur sayesinde görmeyen gözler bile açılır.
*nabi, (kimin huzuruna çıktığını bir düşün ve) bu dergâha; edep şartlarına eksiksiz riayet ederek gir! (zira) burası meleklerin bile (çok büyük bir edep ve saygıyla) tavaf ettikleri ve peygamberler'in (öpercesine) tecelli ettikleri bir yerdir.