agos adlı ermeni gazetesinin genel yayın yönetmeni - idi. biraz önce ntv deki son dakika haberiyle silahlı saldırı sonucu hayatını kaybettiğini öğrenmiş bulunmaktayız.
yazılarının tamamı önyargısız ve sakin bünyeyle okunduğunda zannımca bir hakaret unsuru içermediği, bi kesimin yazılarından ufak ayrıntıları alarak adamın hayatını zehir ettiğini düşündüğüm aslen ermeni ancak türk vatandaşı olan ve bu bağdan duyduğu gururu her fırsatta söylemiş yazar.
ölümü, bu ülkede yaşayan bir kesimi çok sevindirecek olsa da, türk vatandaşlığını, türk olmadan, bir ermeni olarak türkiyede yaşamanın zorluklarını bilenleri çok üzeceğinden emin olduğum kişidir.
yine bir yerlerde ülkemin başına çoraplar örülüyor dediğim olay.kanımca ilk duyulduğunda " hırant dink'i şunlar öldürmüştür" denen topluluk asla bu cinayeti işlememiştir.yani bu cinayetten prim sağlayacak olanlar asla onun düşmanları ya da sevmeyenleri olamaz.normal bir insan ya da topluluk göz göre göre türkiye ve dünya nezdinde tu kaka ilan edileceği aşikar olan bir olayın içine böylesine kör gibi atlamaz.
zira hirant dink bir gazeteci ya da ermeni olmasının dışında sembol bir isim olmak özelliği de taşıyordu.spekületif bakışlara açık, nerden çeksen oraya sünecekbir olay.
yaklaşan seçimler,ab süreci, ülkenin içinde bulunduğu jeopolitik konumun son dönemlerde daha da kızışması gibi konular göz önüne alındığında, sonucundan ya da bu cinayetle başlayacak olan olası olaylar ve durumlardan nasiplenmek isteyecek bir sürü leş kargası olacaktır.
efendim ne denir ki.
hayrola...!
cinayet zanlisinin sirnak dogumlu oldugu aciklanmis kötü oldu sonucta bir insan hayatini kaybetti,olaydan hemen sonra bir grubun ´katil devlet hesap verecek´seklinde slogan atmis olmalari düsündürücü yani demek istedigim ne zaman duydunuz,nasil bu kadar cabuk toplandiniz,yine herkesin gözü üzerimizde olacak .
ayrıca cinayet zanlısı iğrenç kişiliğin ateş edip dink'i öldürdükten sonra 'bir ermeniyi öldürdüm' diye bağırması insanı çileden çıkaran bir durum. bu öldürülenin bir ermeni olması değil insan olması düşünülmemekte sanırım. böyle bir insanla aynı ülkede yaşıyor olmak ve aynı dini paylaşmak bile benı utandırıyor...
<bkz: 19 ocak 2007 hrant dink suikasti >
bir cuval incirin bok edildiği olaydir. o kadar ermenilere soykirim yapilmadiginin kabul ettirilmeye calisilan bir dönemde olması hakikaten düsündürücü.. üzücü olay.. olmamaliydi.
ermeni asıllı gazeteci. öldürüldüğü güne kadar kendisini hiç tanımamış ve adını hiç duymamıştım. gerçekten de bir çok gazeteciyi ve aydın kişiyi hep öldürüldüklerinde tanıdım. mesela uğur mumcu, mesela ahmet taner kışlalı. bugün hrant dink'i de yine bu şekilde tanıdım. hiçbir köşe yazısını veya düşüncesini okumadım. belki de okudum ama hrant dink olduğunu bilmedim. sadece türklüğe hakaret eden bir ermeni gazeteci sıfatıyla bir ara tv köşelerinde resmini gördüm. tüm bu bilmemeler sadece benim hatam ve benim cahilliyimmiş ki bugün yapılan yorumlar, haberin yoğunluğu, herkesçe tanınıyor olması, dış basından taziye mesajları ben de garip bir eziklik meydana getirdi. gerçekten de aydın bir çok kişi bir yerlerde yazıyor ve ben okumuyorum, tanımıyorum. düşüncesi ne olursa olsun onları ancak öldükten sonra tanıyorum. bu durumun kendi üzerimde düzelmesini umarak, başımız sağolsun diyorum.
arkasından "o da türktü" gibi söylemlerde bulunmakla onu öldürmek arasında zerre fark göremiyorum ben. zira o bir ermeni'ydi ve daima ermeni olarak kaldı. ölürken de ermeni olarak öldü. ki zaten ermeni olmakla türk olmak arasında zerre kadar fark görebilen varlık ya insan değildir, ya da evrimini tamamlamamıştır.
adamın ardından ağıt yakarken bile milliyetçi nutuklar atılabilen bir memlekette öldürülmesi hiç de akla gelmeyecek bir şey değil. ben bugün bunu anladım sadece.
asla aydın olamamış kişiydi kendileri.reuterse ermeni soykırımı vardır dediği için dava acılmıştı bunu elestiriyordu*,türk hukuk sistemini yerden yere vurmuştu ama hiç bir zaman bol bol fonundan yararlandığı ab devletlerindeki cifte standartlar* hakkında tek kelime söylememişti.*
hrant dink türkiye'de konuşan kişiydi,eleştiri getiren kişiydi.biz toplum olarak zaten konuşanı,bize aykırı fikir söyleyeni sevmezdik,biz milliyetçiydik onuda sevmedik.ama o bizden biriydi ve tek suçu ermeni kökenli * olmaktı,ve konuşmaktı.daha doğru dürüst bir resmi açıklamamız olmayan,politikamız olmayan bir konuda * fikirlerini beyan etmişti ama etmemeliydi biz aksi fikir beyan edeni linç ederdik.hrant dink ermeni diasporasınada ters gelirdi çünkü o fikirlerini inandığı şekilde söylerdi.türk hukuk sistemini yerden yere vururdu?bunda haksızmıydı bizde bilmiyormuyduk hukuk sisteminin kötü işlediğini,ceza yasasının yetersizliğini adaletin içindeki boşlukları ve çarpık sistemi;ama neydi biz konuşurduk o konuşamazdı.en son fransa'daki çifte standarda oda tepki vermişti,hatta türkiye'nin ve türklerin ifade özgürlüğünün elinden alındığını beyan etmişti ve gerekirse bunu fransadada beyan edeceğini söylemişti. o bir gazeteciydi ve sadece fikirlerinden dolayı hedef gösterildi ve öldürüldü.bizde bu utanç verici olayı yaşamakla yüzyüze kaldık.şimdi konuşuyorlar failler yakalanak falan filan ama sonuç ne olur belli değil.sadece biz bu utançla yaşamaya devam ederiz.hatta balık hafızamızla unutur gideriz.
<bkz: uğur mumcu>
<bkz: bahriye üçok>
<bkz: ahmet taner kışlalı>
<bkz: turan dursun>
bu listede uzar gider.
hrant dink, 1954 yılında malatya’da dünyaya geldi. anne ve babasının 1961 yılında istanbul’a taşınmalarının ardından boşanmasıyla iki kardeşiyle birlikte gedikpaşa’daki ermeni yetimhanesi’ne yerleştirilen dink, bu dönemde, bir süre bazı sol örgütler çizgisinde siyaset yapmaya başladı. bu dönemde, mahkeme kanalıyla adını “fırat” olarak değiştirdi.
dink, liseyi bitirdikten sonra istanbul üniversitesi fen fakültesi’nde eğitim gördükten bir süre sonra yetimhanede birlikte büyüdükleri rakel ile evlendi. üç çocukları oldu.
kardeşleriyle birlikte yayın evi ve kırtasiye işiyle uğraşan hrant dink, eşiyle birlikte, kimsesiz ve yoksul çocukların yetiştiği tuzla ermeni çocuk kampı’nı yönetmeye başladı. hrant dink, daha sonra denizli’de kısa dönem olarak askerlik görevini yerine getirdi.
hrant dink, 5 nisan 1996 tarihinde ilk sayısı çıkan ve türkçe-ermenice yayınlanan haftalık agos gazetesinin kurculuğunu, yayın yönetmenliğini ve başyazarlığını üstlendi.
gazetedeki bir yazı nedeniyle hakkında “türklüğe hakaretten” dava açılan hrant dink, 6 ay hapis cezası aldı.
*
fikirlerimizin bağdaşmadığı insanları öldürmek bizim ülkemizde bir gelenek maalesef. ama hrant dink pek çok türkten daha cesur bir şekilde ermeni meselesine ve kişisel durumuna yaklaşmasını bilmiş bir kişiydi. bu işi yapan/yaptıranların kendilerini savunurken "bunu ülke yararına yaptık" deme ihtimali bile beni çıldırtıyor, ya biz türkiyede yaşamıyoruz, yada onlar! kesinlikle ülke içindeki gerginliği arttırıp, siyasi arenada önümüze çıkan taş sayısını arttırmış, fikirsiz ve yazıklar olsun dediğim olaya kurban gitmiş ermeni asıllı vatandaşımız.
dink'in 10 ocak tarihli son yazısı, bu yazıyı asla okumadan geçmeyin,geçmeyin ki tanıyın bilin onu ve yaptıklarını,türkler için ne düşündüğünü,türkleri nasıl savunduğunu ve ona bu ülkede yapılan haksızlıkları bilin.türkiye ye vatanım diyor,türküm sonra ermeniyim diyor.
ruh halimin güvercin tedirginliği başlangıcında, “türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla şişli cumhuriyet savcılığı’nca hakkımda başlatılan soruşturmadan tedirginlik duymadım. bu ilk değildi. benzer bir davaya zaten urfa’dan aşinaydım. 2002 yılında urfa’da gerçekleşen bir konferansta yaptığım konuşmada “türk olmadığımı... türkiyeli ve ermeni olduğumu” söylediğim için “türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla üç yıldan beri yargılanıyordum.
duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. hiç ilgilenmiyordum. urfa’dan avukat arkadaşlar gıyabımda yürütüyorlardı celseleri.
şişli savcısı’na gidip ifade verdiğimde de hayli umursamazdım. sonuçta yazdığıma ve niyetime güveniyordum. savcı, yazımın sadece birbaşına hiç bir şey anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü değerlendirdiğinde, benim “türklüğü aşağılamak” gibi bir niyetimin bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu komedi de bitecekti.
soruşturma sonunda bir dava açılmayacağına kesin gözüyle bakıyordum.kendimden emindim
ama hayret işte! dava açılmıştı.
yine de iyimserliğimi kaybetmedim.
o kadar ki, telefonla canlı olarak bağlandığım bir televizyon programında, beni suçlayan avukat kerinçsiz’e “çok heveslenmemesini, bu davadan herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer ceza alırsam bu ülkeyi terk edeceğimi” dahi dile getirdim. kendimden emindim, gerçekten yazımda türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım -hiç ama hiç- yoktu. dizi yazılarımın tamamını okuyanlar bunu çok net olarak anlayacaklardı.
nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen istanbul üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin mahkemeye sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu gösteriyordu.
endişelenmem için bir sebep yoktu, davanın şu ya da bu aşamasında muhakkak yanlıştan dönülecekti.
“ya sabır” çeke çeke...
ama dönülmedi.
savcı, bilirkişi raporuna rağmen cezalandırılmamı istedi. ardından da hakim altı ay mahkumiyetime karar verdi.
mahkumiyet haberini ilk duyduğumda, kendimi, dava süresi boyunca beslediğim ümitlerimin acı tazyiki altında buldum. şaşkındım... kırgınlığım ve isyanım had safhadaydı.
“bak şu karar bir çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl pişman olacaksınız” diye dayanmıştım günlerce, aylarca.
davanın her celsesinde “türkün kanı zehirlidir” dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında. her seferinde “türk düşmanı” olarak biraz daha meşhur ediliyordum. adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle.
pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu.
tüm bunlara “ya sabır” çekip, beraat kararını bekleyerek dayanıyordum. karar açıklandığında nasıl olsa gerçek ortaya çıkacak ve bu insanlar yaptıklarından utanacaklardı.
tek silahım samimiyetim ama işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı. gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım.
hakim “türk milleti” adına karar vermişti ve benim “türklüğü aşağıladığımı” hukuken tescillemişti. her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi.
benim anlayışımla, bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı.
işte bu ruh haliyle, kapımda hazır bekleyen ve “daha önce dile getirdiğim gibi ülkeyi terk edip etmeyeceğim”i teyit etmek isteyen basın ve medyadan arkadaşlara şu açıklamada bulundum:
“avukatlarıma danışacağım. yargıtay’da temyize başvuracağım ve gerekirse avrupa insan hakları mahkemesi’ne de gideceğim. bu süreçlerden herhangi birinden aklanamazsam ülkemi terk edeceğim. çünkü böylesi bir suçla mahkum olmuş birinin benim kanaatimce aşağıladığı diğer yurttaşlarla birlikte yaşama hakkı yoktur.”
bu sözleri dile getirirken yine her zamanki gibi duygusaldım. tek silahım samimiyetimdi.
kara mizah
ama gelin görün ki beni türkiye insanının gözünde yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye çalışan derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava açtı. üstelik bu açıklamayı tüm basın ve medya vermişti ama onların gözüne batan ille de agos’takiydi. agos sorumluları ve ben, bu kez de yargıyı etkilemekten yargılanır olduk.
“kara mizah” dedikleri bu olsa gerek.
ben sanığım, bir sanıktan daha fazla kimin yargıyı etkileme hakkı olabilir ki?
ama bakın şu komikliğe ki sanık bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan yargılanıyor.
“türk devleti adına”
itiraf etmeliyim ki türkiye’deki “adalet sistemi”ne ve “hukuk” kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım.
nasıl yitirmeyeyim? bu savcılar, bu hakimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu?
ama gelin görün ki, bu ülkenin yargı’sı bir çok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil.
yargı yurttaşın haklarını değil, devlet’i koruyor.
yargı yurttaşın yanında değil, devlet’in güdümünde.
nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen kararda da her ne kadar “türk milleti adına” deniyor olsa da, şu çok açık ki “türk milleti adına” değil, “türk devleti adına” verilmiş bir karardı bu. dolayısıyla, avukatlarım yargıtay’a başvuracaklardı, ama bana haddimi bildirmeye karar vermiş derin güçlerin orada da etkili olmayacaklarının garantisi neydi?
hem sonra zaten, yargıtay’dan hep doğru kararlar mı çıkıyordu?
azınlık vakıfları’nın mülklerini elllerinden alan haksız kararlara aynı yargıtay imza atmamış mıydı?
başsavcının çabasına rağmen
nitekim işte başvuruda bulunduk da ne oldu?
yargıtay başsavcısı tıpkı bilirkişi raporunda olduğu gibi suç unsuru bulunmadığını belirtti ve beraatimi istedi ama yargıtay yine de beni suçlu buldu.
ben yazdığımdan ne kadar eminsem yargıtay başsavcısı da o kadar okuyup anladığından emindi ki, karara da itiraz etti ve davayı genel kurul’a taşıdı.
ama, ne diyeyim ki, bana haddimi bildirmeye soyunmuş olan ve muhtemelen de davamın her kademesinde bilemeyeceğim yöntemlerle varlığını hissettiren o büyük güç, işte yine perde arkasındaydı. nitekim genel kurul’da da oy çokluğuyla benim türklüğü aşağıladığım ilan edildi.
güvercin gibi
şu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince muradlarına erdiler. daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle hrant dink’i artık “türklüğü aşağılayan” biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir kesim oluşturdular.
bilgisayarımın güncesi ve hafızası bu kesimdeki yurttaşlar tarafından gönderilen öfke ve tehdit dolu satırlarla yüklü.
(bu mektuplardan birinin bursa’dan postalandığını ve yakın tehlike arzetmesi açısından da hayli kaygı verici bulduğumu ve tehdit mektubunu şişli savcılığı’na teslim etmeme rağmen bugüne değin herhangi bir sonuç alamadığımı yeri gelmişken not düşeyim.)
bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı? doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil.
benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence.
“bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?” sorusu asıl beynimi kemiren.
ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların “a bak, bu o ermeni değil mi?” diye bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum.
ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye.
bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik.
bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik.
tıpkı bir güvercin gibiyim...
onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım.
başım onunki kadar hareketli... ve anında dönecek denli de süratli.
işte size bedel
ne diyordu dışişleri bakanı abdullah gül? ne diyordu adalet bakanı cemil çiçek?
“canım, 301’in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. mahkum olmuş hapse girmiş biri var mı?”
sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi...
işte size bedel... işte size bedel...
insanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey bakanlar..? bilir misiniz..?
siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?
“ölüm-kalım” dedikleri
kolay bir süreç değil yaşadıklarım... ve ailece yaşadıklarımız.
ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu.
özellikle de tehditler yakınlarıma bulaştığında...
o noktada hep çaresiz kaldım.
“ölüm-kalım” dedikleri bu olsa gerek. kendi irademin direnişçisi olabilirdim ama herhangi bir yakınımın yaşamını tehlike altına atmaya hakkım yoktu. kendi kahramanım olabilirdim, ama bırakın yakınımı, herhangi bir başkasını tehlikeye atarak, yiğitlik yapmak hakkına sahip olamazdım.
işte böylesi çaresiz zamanlarımda, ailemi, çocuklarımı toplayıp, onlara sığındım ve en büyük desteği de onlardan aldım. bana güveniyorlardı.
ben nerede olursam onlar da orada olacaktı.
“gidelim” dersem geleceklerdi, “kalalım” dersem kalacaklardı.
kalmak ve direnmek
iyi de, gidersek nereye gidecektik?
ermenistan’a mı?
peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi?
avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi.
şunun şurasında üç gün batı’ya gitsem, dördüncü gün “artık bitse de dönsem” diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım?
rahat bana batardı!
“kaynayan cehennemler”i bırakıp, “hazır cennetler”e kaçmak herşeyden önce benim yapıma uygun değildi.
biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık.
türkiye’de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi.
kalacaktık ve direnecektik.
bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama... tıpkı 1915‘teki gibi çıkacaktık yola... atalarımız gibi... nereye gideceğimizi bilmeden... yürüyerek yürüdükleri yollardan... duyarak çileyi, yaşayarak ızdırabı...
öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere... her neresiyse.
ürkek ve özgür
dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız. yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten.
şimdi artık avrupa insan hakları mahkemesi’ne başvuruyorum.
bu dava kaç yıl sürer, bilemem.
bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava bitene kadar türkiye’de yaşamaya devam edeceğim.
mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım.
muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak.
yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?
ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.
evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.
güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.
evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.
türkiyenin en anlaşılamamış insanıydı. türklerden bahsetmediği yazıdan ötürü "türkleri aşağıladığı" gerekçesiyle yargılandı. diyarbakırda "ben türk değilim, ermeni ve türkiyeliyim" dediği için yine yargılandı. 301 kere haksızlığa uğradı. ve inatla burada kaldı. ne yalan söyliyim ben onun yerinde olsaydım şahsıma yapılan bunca haksızlık ve aşağılama yüzünden bir dakika bile kalmazdım. ama o bir türkiye aydınına yakışan şekilde inatla sebatla savundu fikirlerini. taki düne kadar. lanet olsun bu ülkenin örümcek beyinlilerine. iğreniyorum hepsinden.
medyanın ismini yazarken kendini aştığı merhum kişi. hırant mı dersin hyrant mı sen seç artık. ekseriyetle haber türk yapıyor bu hatayı. zaten hiç sevmem o kanalı.
işte ülkemiz bu yüzden "söylediklerinize katılmıyorum ama bunu özgürce söyleyebilmeniz için canımı veririm" diyebilen bir volter ya da dreyfus davasında ki kahramanca tutumu düşünüldüğünde bir "zola" çıkaramıyor.
dink öldü ve sağlığında fikirlerini söyleyebilmesi için kılını kıpırdatmayan kitleler şimdi hepimiz hirant dink'iz kampanyalarında yürüyüşe geçiyor.
olmuyor efendim olmuyor..!
önemli olan susturduğumuz, mahkemelerde süründürdüğümüz yazarlarımız ya da aydınlarımız ölmeden fikirlerini özgürce söyleyebilmesi için çabalamak.bir ölüsevici millet olarak yazarların, aydınların ölmelerini beklemeden hatta ileri giderek buna sebep olmadan uyanabilmektir.
aksi takdirde bu ülke daha çook aydın cenazesi düzenleyip yapmacık suratlar ve timsah gözyaşlarıyla ayinler yapacaktır.
hırant dink bir süikastle öldürüldü. hırant dink'in fikirleri türkiye üzerine ve iddiaları ermeni meselesi üzerine vardı. görülen o ki; türkiyede milliyetciliği veri alarak siyaset yapmaya çalışan, devlet yönetmeye çalışanlar onun öldürülmesinden bire bir sorumludur. *
bu zamana kadar lanetlenen biri zanlımca tüm devlet kademelerinde aklanmıştır.* >*> *> *> ve *>
62. basın şehidimizmiş. düşünce yüzünden vurulan 61 kişi daha var yani muhtemel faili meçhuller. yeni bir muhtemel faili meçhulümüz. 301'e göre yargılanmadı değil mi şimdi? ama bir şeylere veya birilerine göre yargılandığı kesin.