Son 400BugünDünRastgele

edip cansever

 

1.

cemal sureya’nin kendisi icin su dizeleri yazdigi ustad;



"yeşil ipek gömleğinin yakası

büyük zamana düşer.



her şeyin fazlası zararlıdır ya,

fazla şiirden öldü edip cansever."



"ne gelir elimizden insan olmaktan baska" demisligi vardir.genel olarak turgut uyarla kiyaslanan ikinci yeni sairlerimizden.bu adami okurken siir yazmayi biraktim,nasil olsa 10’da biri olamayacagim diye.


   askselimi   04.03.2007 - 12:34
  #247756
2.

(8 ağustos 1928–28 mayıs 1986)



istanbul’da doğdu. istanbul erkek lisesi’nden mezun olduktan sonra girdiği yüksek ticaret okulu’ndaki öğrenimini yarıda bırakarak babasının kapalıçarşı’daki dükkanında ticarete başladı ve 1976 yılına kadar antikacılık yaptı. ilk şiiri 1944’te istanbul dergisinde yayınlandı. turgut uyar ve cemal süreya ile birlikte “ikinci yeni”nin öncü şairleri arasında anılan cansever’in ilk kitabı “ikindi üstü” (1947) bu şiirlerde varlıklı, her şeye yaşama sevinciyle bakan bir gencin avarelikleri, duyguları dünyayla ilk karşılaşmasının, tanışmasının ve ilk itirazlara yeltenişinin izlenimlerini dile getirir. 1951’de "nokta" dergisini çıkardı. bu dergi genç şairlerle ve yazarlarla tanışmasını sağladı. yer yer acemice de olsa alttan alta, akacağı derin ve geniş yatağın ilk işaretlerini de “dirlik düzenlik” (1954) adlı kitabıyla hissettirdi. büyük ölçüde “garip şiiri”nin etkisinde kalsa da, şairin daha sonra ikinci yeni’ye ulanacak şiir yaklaşımının ilk ipuçlarını verir; bu kitapta yer alan “masa da masaymış ha” adlı şiir, türk şiirinin en çok bilinen şiirleri arasında yer alacaktır. dilini olduğu kadar konularını, yöneliş ve tercihlerini de bulduğu kitap olan “yerçekimli karanfil” (1957) kendisine özgü bir şiir evreni kurmasını sağlar. ikinci yeni akımının özgün örneklerini verir. yenilik, pazar postası, yeni dergi gibi dönemin sanat yayınlarında şiirsel canlılığı besleyen şairlerden biri olur. şiirinde zamanla sevinç yerini bunalıma, toplumsal dengesizlikleri eleştirme kaygısı yerini yıkıcı bir umutsuzluğa bırakır. "dize işlevini yitirdi" gerekçesiyle yeni arayışlara yönelir. şiirde tiyatrodan esinlenen diyaloglar kullanır. "nerde antigone", "tragedyalar", "çağrılmayan yakup" bu dönemin ürünleri. yine de ikinci yeni içindeki bazı şairler gibi anlamsızlığı savunmadı. kapalı, anlaşılması güç, yine de anlamdan ayrılmayan bir şiire yöneldi. çok farklı imgeler kullanırken bile düşünce öğesini göz ardı etmedi. yapıtlarına tutarlı bir bütünlük kazandırdı. şiirinde düzyazı olanaklarını kullanmaktan da çekinmedi.

“bireyin yalnızlığı ve yabancılığının güdülendiği sonsuz arayış çabası” biçiminde özetlenebilecek cansever şiirinin temellerini atar; ve aynı izlek, “dramatik şiir”in ayrı ayrı ustalık örnekleri olan umutsuzlar parkı (1958), petrol (1959), nerde antigone (1961) ve tragedyalar (1964) ile sürer. çağrılmayan yakup’la (1969) başlayan sol siyasal eylemlere duygusal ve düşünsel planda katılışın şiirleri, kirli ağustos’ta (1970) çeşitlenerek sürdükten sonra, sonrası kalır’la (1974) destansı boyutlar kazanır. ben ruhi bey nasılım (1976) ve sevda ile sevgi (1977), toplumsal planda yaşanan “yenilgi”nin ardından yeniden bireysele dönüştür; ve şairin seyir defteri (1980), bezik oynayan kadınlar (1982), ilkyaz şikayetçileri (1984), oteller kenti (1985) adlı kitaplar, bu “içe kapanış”ı evrensel yalnızlık planında kavrayışın şiirlerini bir araya getirir.



yalnız şiirleriyle değil tepkileri ve yaşama biçimiyle de kendisinden söz ettirdi. sürekli yazan, yayınlayan bir şair olarak ilgileri hep üstünde tuttu.



bodrum’da tatildeyken beyin kanaması geçirdi, tedavi için getirildiği istanbul’da 28 mayıs 1986’da yaşamını yitirdi.



son olarak bütün şiirleri yky yayınları tarafından “sonrası kalır” 1 ve 2 adı altında 2 ciltlik kitap halinde yayınlanmıştır.

   Sakalli   01.04.2007 - 13:28
  #298042
3.

mendilimde kan sesleri



her yere yetişilir,

hiçbir şeye geç kalınmaz ama,

çocuğum, beni bağışla.

ahmet abi, sen de bağışla.

boynu bükük duruyorsam eğer.

içimden böyle geldiği için değil,

ama hiç değil.

insan yaşadığı yere benzer,

o yerin suyuna, o yerin toprağına.

suyunda yüzen balığa,

toprağını iten çiçeğe...

konya’nın beyaz,

antep’in kırmızı düzlüğüne benzer.

göğüne benzer ki gözyaşları mavidir.

denizine benzer ki, dalgalıdır bakışları.

evlerine, sokaklarına, köşe başlarına...

öylesine benzer ki...

ve avlularına.

bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi,

ve sözlerine.

yani bir cep aynası alıp satımına belki.

ve birgün birinin adres sormasına benzer.

sorarken sorarken

üzünçlü bir ev görüntüsüne...

minibüslerine, gecekondularına

hasretine, yalanına benzer.

anısı ıssızlıktır,

acısı bilincidir.

bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan.

gülemiyorsun ya, gülmek

bir halk gülüyorsa gülmektir.

ne kadar benziyoruz türkiye’ye ahmet abi,

bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden,

dirseğin iskemleye dayalı,

bir vakitler gökyüzüne dayalı derdim ben.

cigara paketlerinde yazılar, resimler...

resimler özlem,

resimler, eskiden beri...

ve bir kaşın yukarı kalkık,

sevmen acele,

dostluğun çabuk,

bakıyorum da şimdi

o kadeh bir küfür gibi duruyor elinde.

ve zaman dediğin nedir ki ahmet abi,

biz eskiden seninle istasyonları dolaşırdık bir bir.

o zamanlar malatya kokardı istasyonlar,

nazilli kokardı.

ve yağmurdan ıslandıkça edirne postası,

kıl gibi ince istanbul yağmurunun altında;

esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen.

kadının ütülü patiskalardan bir teni,

upuzun boynu,

ve sana ahmet abi,

uzaktan uzaktan domates, peynir keserdi sanki.

sofranı kurardı.

elini bir suya koyar gibi kalbine koyardı.

çocuklar doğururdu.

ve o çocukların

dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi.

bilmezlikten gelme ahmet abi;

umudu dürt, umutsuzluğu yatıştır.

diyeceğim o ki,

yok olan bir şeylere de benzerdi o zaman trenler.

oysa o kadar kullanışlı ki şimdi,

hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse,

çocuklar, kadınlar, erkekler...

trenler tıklım tıklım,

trenler, cepheye giden trenler gibi...

işçiler, almanya yolcusu işçiler.

kadınlar, kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi.

ellerinde bavullar, fileler...

kolonyalar, su şişeleri, paketler.

onlar ki hepsi,

bir tutsak ağaç gibi yanlış yerde büyüyenler...

ah, güzel ahmet abim benim!

gördün mü bak,

dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar.

ve dağılmış pazar yerlerine memleket...

gelmiyor içimizden hüzünlenmek bile.

gelse de öyle sürekli değil.

bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün .

ahmet abi, güzelim, bir mendil niye kanar?

diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar?

mendilimde kan sesleri

   tanuri   01.04.2007 - 16:07
  #298454
   whisper   27.04.2007 - 10:32
  #354210
5.

şiirlerinde içki olmasına rağmen demiştir ki;

"...bugüne kadar içkiliyken tek satır yazabilmiş değilim. ben çok sağlıklı bir kafayla yazarım. hem sağlıklı bir kafayla, hem de küçük, ufak tefek mutluluklarla şiir yazmayı deniyorum, ya da yapabiliyorum. alkolle katiyen. alkol beni tamamen uyuşturur. örneğin, bazen meyhanede içerken aklıma bir şey gelir, garsondan bir tükenmez kalem alırım, kağıt peçeteye bir şeyler yazarım. bu bir huy, yıllardır yaparım bunu, ama şimdiye kadar oradan bir dize çıkardığımı bilmem."



annesi sık sık dövermiş babasıysa yılda bir iki kez. tavanarasına kaçarmiş, annesi yorulur yetişemezmiş küçük edip’e...



kapalıçarşı’yı bir ülke olarak görür edip, sınıf ayrımı en belirgin, en somut orda anlar. şimdi ise herşey değişmiştir. edip yoktur. eski kapalıçarşı yoktur.

zaman değişmiştir, boyalıdır artık dünya, kaçıp kurtulmak gerekir ama nereye?.. "hep birden bir şey olmuyoruz" artık işte, ama "karanfil hala elden ele.."

   cerise   27.07.2007 - 09:25 ~ 27.07.2007 - 09:25
  #573580
6.

alkollu satırların başı dik satırlarıdır kendisini. onun şiirlerini fazla dalmak, anlık baş dönmeleri ve gecici nutuk tutulmalarina neden olabilir,dikkat.

   akraba evliligi   22.08.2007 - 10:12
  #625821
7.

yalnız sana yazıyorum bu şiiri

istersen bir şiir gibi okuma

çünkü her yıl yeniden yazacağım onu

soğuklar başlayınca havalanıp

millerce yol katettikten sonra

güneyi tadan bir kuşun sevinciyle



şair gibi şairdir.

   eshita   14.09.2007 - 06:44
  #669007
8.

1928 yılında istanbul’da doğdu. istanbul erkek lisesi’ni bitirdi. yüksek ticaret okulu’ndan ayrılıp ticaret hayatına atıldı. 1950 yılından ölümüne dek kapalıçarşı’da antikacılık yaptı. nokta adında bir dergi çıkardı. ilk şiirlerinde büyük şehirde varlıklı bir delikanlının yaşama sevincini, tatlı avareliklerini dile getirdi. 1950’lerden sonra varoluşçuluk akımı etkisinde, kişinin sınırlı, tekdüze dünya kargaşasında yerini araştıran ve düşünce payı ağır basan şiire geçti. bu yönelişiyle de ikinci yeni şiirinin öncülerinden biri oldu. 1986 yılında öldü.



eserleri

başlıca şiir kitapları; ikindi üstü, dirlik düzenlik, yerçekimli karanfil, umutsuzlar parkı, petrol, nerde antigone, tragedyalar, çağrılmayan yakup, kirli ağustos, sonrası kalır, ben ruhi bey nasılım, sevda ile sevgi, şairin seyir defteri, eylülün sesiyle, bezik oynayan kadınlar, ilkyaz şikayetçileri, gül dönüyor avucumda’dır. şairin ’toplu şiirleri’, adam yayınları tarafından iki cilt halinde 1995’te basıldı.

   witchorexia nervosa   15.09.2007 - 17:38
  #672589
9.

kargo’nun badlik amiri şarkısında da adı geçen şair.

   geek   26.12.2007 - 21:31 ~ 26.12.2007 - 21:31
  #788221
10.

sevdiklerimizdendir, ’’yasayan biz değil, acılarımızdır’’ diyendir.

   emmagoldman   22.01.2008 - 22:55
  #828767
11.

infilak


ben gidince hüzünler bırakırım
bu senin yaşadığındır
bir ev sıkılır kadınlardaki
bir adam sıkılır kadınlardaki
seni sevmek bu kadar mı
o benim yaşadığımdır.


bazan da bir yerde kuşlar vardır
ne uçmak, ne görümek için
bir karanfil pencereyi deler
bir kapı kendiliğinden kapanır
istesek sevişirdik ama olmadı
biz değil yaşayan acılardır.

gitsem de her yerde biraz vardır
hatırda zamansız bir plak
bir otel kapısı, biraz istasyon
vardır o seninle birlikte olmak
buluşur çok uzaktan ellerimiz
ve nasıl gözgözeyiz ansızın bir infilak.

   allegory   22.07.2008 - 18:46
  #981781
12.

tragedyalar iv

episode

ya alkol olmasaydı. bir uzun bardaklarımız vardı. herkes
birbirinden artardı
bulanık, bungun artardı
kuru gök, kuru bir yağmur bırakırdı sesimize
cok uzaklarda çok düşündüğümüz bir şey solar solar solardı
meyhaneler biraz olsun solardı
imgeler ve bütün çözüm yolları. bardaklar
bardaklar, o uzun bardaklar, dişi alkoller yani
ciftleşip bırakırlardı sesimizi
sirkler ve bütün sirkler, atlıkarıncalar öyle
cılgınca dönerlerdi sesimizde
biz bütün görme gücüyle görürdük sesimizi
renksizdi
ve nasıl kirliydi ki, her günkü kuşkulardan
her türlü engellerden, aşklardan ve kurallardan
- sesimizi duyuyor musunuz. hayır!
- sesimizi duyuyor musunuz. evet!
yani işte böyle biz
tek anlamlı iki söz parçası olan.

biz bir de çok eski zamanlardan kalmış olurduk. ve bir de
sert içkiler içerdik - bu tuhaf akşamları kim çizdi
oyküsü tanrılardan ve açık denizlerden derlenen
bu tuhaf akşamları kim çizdi
güçlü bir soluk tarafından ve hırsla

ve kirli
ve büyük bir sirk çadırı gibi, uçsuz bucaksız
bu tuhaf akşamları kim çizdi
biz içkiler içerken.

biz içkiler içerken cam kapılar yeryüzünü keserdi
düşük organlarıyla kadınları keserdi
biz içkiler içerken
kesilince giderdi
cam kapılar dönerdi, dünyacığımız kanardı
cam kapılar dönerdi
gökboyu giderlerdi bir saydamlığı akıtıp
doğanın gizlerine ve bütün rahimlere
gökboyu giderlerdi
tezgahlar bira çekerdi
tezgahlar bira çekerdi, çürük ot oralarda kokardı
cürük ot, çürük ot..
oralarda kokardı
sonra hep eski zamanlardan kalmış olurduk, o tenha
bahçelerde, tasvirlerde, bir garip kum sarılığında
olmuş olurduk
sonra birden çağımıza girerdik. o çılgın
atlarımız, örtülerimiz alkolden
anılarımız, içgüdülerimiz
ve büyük çıplaklığımız alkolden
alkolse biraz olsun alkolden yaratıldığımız
tanrımız bilincimiz tanrımız
cağımıza girerdik.

cağımıza girerdik, kaygan ve boyutsuz bir anlam biçiminde
kurumuş bir kan kokusu ağzında
kemikten bir av borusu tadında
ağrılı bir hayvanın benekleri üstünde
cağımıza girerdik
cağımıza girerdik, çiftleşip bırakırdık çağımızı
bırakınca giderdik
bırakınca giderdik. sonra her şey giderdi. ve artık
bir silah patlasa, bir kurşun
doğayı baştanbaşa kanatan
bir kurşun olurdu. içkilere dönerdik.
cünkü başka ne vardı, alkoller bizi yıkardı
sığ denizler gibiydi alkol, geçerdi üstümüzden
ve birden bırakırdı bizi
biz öyle kalırdık da çakıllamış ve beyaz
seslerimiz birbirinden artardı.

cünkü yalnız o vardı, o alkol biçiminde olmak
o sonsuz buruşukluk
o sonsuz buruşukluk: ya alkol olmasaydı
ya alkol olmasaydı

ve alok olmasaydı biz ölümsüz kalırdık
dayanılmaz acısında bir ölümsüzlüğün
biz öylece kalırdık
imgelerin ve bütün çözüm yollarının bir öte dünyasında
yani bir gerilimde, her şeyin bir kavram olup aktığı kanımızda
oralarda
sevişirken kalırdık
akarsular alkollere girer kalırdı
balıklar soğuk soğuk devinirdi, kalırdı
içe ingin gözlerimiz vardı, kalırdı
bir sessizlik gününün durmadan kutlandığı
oralarda kalırdı.

cünkü yalnız o vardı, o alkol biçiminde olmak
o sonsuz buruşukluk
o sonsuz buruşukluk: ya alkol olmasaydı
ya alkol olmasaydı.

herkes nerelerden olsa biraz sarkardı
bir şeyden, bir olaydan, korkunun ilk yerinden
işkenceler biraz olsun sarkardı
ve duvar kağıtları sarkardı ve sinek pislikleri, ampuller
intihar zabıtları sarkardı
evraklar, çekmeceler
telefonlar biraz olsun sarkardı
ve sesler örtmek için sesleri, sarkardı
ve eller
cürükler, sinir uçları
bir korkunçluk gününün durmadan kutlandığı
sert duvarlar beyaz beyaz kanardı
ve polis müdürleri sarkardı kuşkunun ilk yerinden
belki de bir cümleden: bütün işkencelere rağmen konuşmaz!
diye harfler öyle öyle sarkardı
ve cezaevleri sarkardı ve ıslak tabutlukar
ve kurallar sarkardı, yasalar sonra sarkardı
bir şeyden, bir olaydan, acının ilk yerinden
herkes nerelerden olsa biraz sarkardı.


koro

ellerin ve bütün eylemlerin biraz olsun sarktığı
sizi yok saymaya geldiklerinin anlamıyla
simdi bir anlama geldiğigiller çağı.


episode

ya alkol olmasaydı. bir uzun bardaklarımız vardı. herkes
birbirinden artardı
bulanık, bungun artardı
kuru gök, kuru bir yağmur bırakırdı sesimize
cok uzaklarda çok düşündüğümüz bir şey solar solar solardı.

   nemepiyel   12.08.2008 - 21:13
  #1002342
 
 

yazdır



etiket bulutu