türkçe edebiyat'ın en iyi kalemlerinden olmakla birlikte her iyi gibi kıymeti bilinememiştir
alsemender 28.08.2006 18:36#26745
◊ ruslardan kacip turkiye den hak talep eden cerkes (4)
◊ eve siparis verip evde durmamak (3)
+ yanlis okunan basliklar (2) …
+ larda yuzen al sancak (2) …
◊ yok artik ebesinin ami hincal uluc (2)
+ entry kasmak (2) …
◊ saat bu noktaya geldi diye sikimi emmek zorunda degilsiniz
◊ zebze (2)
+ pomza tasi …
◊ sen sana her zaman iyi gelensin
◊ bir entrye arti ya da eksi oy verememek (2)
◊ corap top (3)
◊ bikmadiniz mi turk kurt muhabbetinden (7)
+ zuhal topal …
◊ guzel kizlar (5)
+ kutu kolanin diger boylara gore cok daha guzel olmasi …
◊ sevisirken istiklal marsi ni okumak (8)
+ turklerin eve girerken ayakkabilarini cikarmalari (3) …
◊ turk un gercek kebabi iskender kebaptir
+ mango hatunlari (2) …
türkçe edebiyat'ın en iyi kalemlerinden olmakla birlikte her iyi gibi kıymeti bilinememiştir
alsemender 28.08.2006 18:36türk dili ve edebiyatı yüksek lisans programında tez konusu olmuş başarılı yazardır.
lamazibici 23.03.2007 18:29 ~ 18:29sayesinde artık benim de ne kitapsız ne kedisiz yaşayabildiğim muhteşem bir dile ve naifliğe sahip 1995 yılında hayatını kaybeden yazar.
psykhe 08.06.2007 01:00değeri bilinmemiş yazarlarımızdan yalnızca biri, felsefeci, yazdıklarını defalarca baştan yazmış bir usta, "ve" bağlacını kullanmamayı başarabilen dil canbaz'ı..
canbaz 26.06.2007 19:02kitapları:
kısmet büfesi
troya'da ölüm vardı
gece
göçmüş kediler bahçesi
uzun sürmüş bir günün akşamı
kilavuz
narla incire gazel
lağımlaranası ya da beyoğlu
ne kitapsız ne kedisiz
ben derin deniz balıklarının yüzüşünde kör dalgın
yosunlara sürünen karnımın arıklığı içinde onların
rengini bilemeden
karanlığın içinde yukarının ışığını unutmuşçasına unutmamışçasına
arar bulur yitirirken maviyi bir daha
bulamayacakmışçasına yitirmiş
gözlerimizin yanından yanlarından akan soğukları serinleri
ısınmaz sanıp ağzımı loş sulara boş sulara diri etlere saplanan
dişlerime kal etmiş
usta dalgıçların serptikleri gök taşlarını zümrütleri yakutları
krallarını eğlendirmek için dalıp ciğerlerini
kusasıya kovaladıklarında
can taşlarını onlardan önce bulup kapan ciğerlerini daha kolay
kusmaları için derine daha derine kendi sularımın
karanlığına çeken
soğuğun tükenmeyeceğini ışığın çekildiğini diplere
hiçbir zaman erişemeyeceğini sanan ben birden
bir çukurdan
ağan maviyi gördüm kara değil boz değil yeşil bile değil
susuz bitkisiz doruksuz maviyi ısınan suların içinden
unuttum
her şeyi suyun yüzü olduğunu mavinin güneşe karıştığı yerde
başka mavilerle birleştiğini suyun
ısındığı yerde
unuttum yok oldu onlar dip suları ısınmaz artık
bir yerde herşey bitti mavide yaşıyoruz
ben derin deniz balıklarının yüzüşünde kör dalgın
maviyle çarpıştığımız mavileştiğim balıklaştığı
körlüğümüzün aydınlandığı
yerde.
türk filozof ve yazardır. emanuel karasu'nun oğludur. yahudi asıllıdır.
öykücü, romancı ve denemeci bilge karasu 1930'da istanbul'da dünyaya geldi. istanbul üniversitesi edebiyat fakültesi felsefe bölümü'nde öğrenim gördü. ankara radyosu dış yayınlar servisinde çalıştı. 1963 yılında, rockfeller bursuyla gittiği avrupa'dan dönerek çevirmenliğe başladı. ölümüne kadar hacettepe üniversitesi' nde araştırma görevlisi olarak çalıştı. 14 temmuz 1995'de pankreas kanseri tedavisi sürerken hacettepe üniversitesi'nde yaşama veda etti.
bilge karasu, bireyin sorunlarına ağırlık veren, onun günlük hayatındaki açmazlarını işleyen bir yazardır. her insanın hayatında en az birkaç kere kafasından geçirdiği ya da yaşadığı (sevgi, dostluk, yalnızlık, tutku, inanç/inançsızlık, korku ve ölüm gibi) kavramları imgesel bir dille anlatır. yazar günlük hayattan bahsettiği için, okuyucu hikayedeki kahramanda ya da kişilerde kendinden parçalar bulur. böylece kullanılan imgeleri de rahatlıkla bilinçaltında kendi yaşamına göre şekillendirip yorumlar, hikayeyle okur arasında bir bağ oluşur. çünkü karasu, insanla/insanüstüyü, olağanla/olağanüstüyü yapaylığa düşmeden, metnin doğal akışı/hayatın da kurgusal akışı içinde verir1 doğan hızlan 'bilge karasu'da insan ilişki(siz)likleri' okurun hayal gücünü bir noktaya kadar özgür bırakır. karasu kelimelerini özenle seçer. dili işlenmiş, üzerinde çok çalışılmış, oynanmış bir dildir. kullandığı arı türkçe başka yazarlarda yapay ve zorlama dururken, onun metinlerinde hoş bir tat bırakır. çünkü ritm düşünülerek, ses düşünülerek, görsellik düşünülerek kurulmuş, kurgulanmış, kusursuz olması istenmiş bir dille yazılmıştır.
türkçe edebiyatın en özgün kalemlerinden biri olan karasu "gece" adlı kitabıyla 10 yılda bir verilen "pegasus ödülü"nü kazanan tek türk yazar'dır.aynı zamanda felsefeci yanı olan karasu, metinlerinde felsefi sorunları işlemiş, ya da onun metinleri felsefi incelemenin konusu olarak görülmüştür.postmodern romanın türkiye'deki önemli isimleri arasında değerlendirilmektedir.
dönenen bir
yalnızlık vardı erkeklerin içinde.
dumanın ardından kadınlar yalnız değil. kadınlar yalnız olmaz. içtiğinde bile, dedim. duman parçalandı. yalnızlık vardı erkeklerin içinde. kadın dumanların arasından sıyrılıyor, süzülüyordu. ışıklar karardı sonra.
ayrılacağız nasıl olsa buluşmak boş.
kadın, dumanları, akışıklıklarıyla yırtan kuşlara dikmişti gözlerini. kuşlar ortada dönüyordu. sonra bir kadının kolları karanlığın içinden geçti, onlara katıldı, kuşlar bu kollara uydu. kuşlar yalnız değildi. kadının kollarında yaşıyorlardı hep birlikte.
yalnız olan erkeklerdi.kadın yanlarındaydı, yalnız olamazdı.
yarın ayrılacak olan o değil benim.
ispanyollar dönüyordu ortada.
kabına sığmayan kıvranışlar içindeler kurtulmak istermiş gibi kurtulmanın boş olduğunu akıllarına bile getirmeden. erkekler kuşlardan daha kuş, ayaklarının yerden kesileceği anı bekliyordu.
kadınlarsa yayılıyor yerde dağılıyorlar dönmeler içinde.
topunun topukları sağır ediciydi. erkekler başlarını gene önlerine eğdiler.
ikimizin de üzerinde ayrılık asılı
ispanyollar döne dursun neden onlara bakmaktan içmekten gözümüzü örtünün ak üstüne ak nakışlarına dikmekten daha iyi bir şey yapamıyoruz.
ispanyollar yay bükümleri içinde toprağa bütün ağırlıklarıyla bastılar.
uçmaktan bu gecelik de vazgeçtiler.
erkekler kadının unutmuştu bir ara. birden hatırladılar. ağır ağır içiyordu.
herhangi bir gece onun için çer de bakar da. bakıyordu ortaya gelen barlini’ye. baktık on parmağında sekiz çubuk, çubukları dengede tutuyor, tabaklara isteğince can veriyordu. tabaklar, çubuklar, makaralar, sepetler, şapkalar, havaya uçtu, döndü, fırıldadı, kondu, eline, alnına, burnuna. herkes ona bakıyordu. o, tabaklarına dikmişti gözünü. onlara karşı: yalnızlığın örten dalgası içinde. ışık çevresinde dalgalanırken bile. “çocukluğunda anasından dayak yemiştir” dedim. ”okula gitmemiştir bu işleri kavramağa çalıştığı günlerde. anasını ağlatmıştır belki. dövünmüştür arkasından kadın, oğlum serseri oldu diye”
duman çekilmiyordu sözlerimin önünden. sustum o zaman.
üçümüz de içiyoruz boş lakırdılarla gülmekten kaçınmak için olsa gerek.
güldü karşımda, ağzının yalnız bir köşesiyle. konuşmamak en iyisi.
yalnızlığı oyalamak yakışık almaz ama yarını düşünmeli
yüz adım ötede bir yerde ayrılacağız yarın, yarın da değil
bugün on sekiz saat sonra yatıp uyumak bu on sekiz saati
böler de uzatır da.
irkildik.
işte bundan fazlasını hiçbir zaman göremeyeceğim üçü de
zenci kırması böyle bebopu anlarım bir gövde bundan
fazlasını yapamaz uçuyor bunlar kadın bodur
erkekler sırım gibi konmadan uçuyorlar uçtular.
kadın doygun bir küskünlük içindeydi.
adamlar gene üzünç çalıyorlardı çalgılarında. ortada dönenler vardı.
biz yalnızız bu kedi de kucağıma çıktı sapsarı
tüyleri dökülüyor bahar geldi mırıltısından boğulacak
bu yabancı yerde bile yalnız değil kucağımda.
trenler artık uzaktan değil yakından ötüyordu. çanın sesi duvarın arkasında. paralar alındı, paralar verildi. otomobil karanlıktı.
açık pencerelerinden baharla birlikte ölümü görüyorum
bu ölüm aylarında bu yıl da öleceğiz yarını o düşünmüyor sarhoş belki ben de çok içtim önce evde içtik sonra orada yarını ben düşünüyorum.
öleceğimizi bilmeliydik. bileti üç saat önce aldım.
durmadan ölümler içinde ufalanır dururdum, öyle kaldım.
her ölümden sonra daha yoksul, her ölümü daha doğumunda hazırlayarak,
sürükleme içinde, sürüklendiğimi bile bile,
ölümü en kısa gönenç içinde bile beklemek.
dost ölümdedir. bileti bir kaç saat önce aldım. ama dünden beri aldığımı söylüyordum. ölüm gerek bana. varsınlar evlensinler. ölümü ararım ben.
ayrılık öncesi aksar her zaman. boş boş bakılır gözlerin içine.
sırıtılır, el sıkışılır, sigara içilir. üst üste.
aynı şeyi yapar dururuz, aynı hareketi, aynıyı yenilemektir elimizden gelen.
iki saat önce yabancılar karıştı aramıza, tren kalkıncaya değin ayrılmadılar. onlar ayrılmadı, onlar kaldı ben gittim. yabancıların yanında büsbütün yabancılaştık. sırıtıldı, el sıkışıldı, sigara içildi. tiksindim.
ayrılmadık, ayırdılar. hepsi sevinç içindeydi.
kimse kimseyi kıskanmıyordu. ben kıskandım.
bahar havasında vagonların penceresi açılır. içeriye ölüm esiyor.
yenisi, yenilenecek olanı. baharın mavisinde ölmeliyim.
oruç aruoba'nın kitaplarında sıkça alıntı yaptığı, benim de kendi çapımda yazılarını şiirlerini falan çok sevdiğim kimse.
"oyun üzerine ne biliyorsam ondan öğrenmiştim. ustam karşımda duruyordu. ama oyunun oynanması üzerine bilgi vermemişti. satranca çok benzeyen bu oyunda taşların, yani bizlerin adı, satrançtaki gibiydi, kurallar hemen hemen aynıydı. bir iki noktada satrançtan ayrılınıyordu. o noktaları da başkan anlatmıştı bu sabah. ne ki, satranç oynamasını bilip bilmediğimi kimse sormamıştı. morların bilmesi gereksizdi zaten. bir zamanlar biraz oynamış olduğum için, oyunu bilmiyorum diyerek işin içinden sıyrılmağa da kalkışmamıştım. oynamak istemiştim, başından beri, onu gördüğümden, oyuna katılıp katılmayacağımı soruşundan beri..."
bilge karasu