Son 400BugünDünRastgele

ahmet turan alkan

 

1.

türkce’nin anadilim olmasina duydugum memnuniyetin had safaya ulasmasinda katkisi büyük olan dogma büyüme sivasli yazar.



http://www.ahmetturanalkan.net adresindeki gayr-i resmi ahmet turan alkan sitesinden hakkinda bircok bilgiye ve güncel yazilarina ulasilabilir.

   kacubet   23.03.2007 - 00:21
  #279769
2.

biyik banal bir olaydir baslikli yazisiyla cumhurbaskanligi secimlerine dair hos bir yazi yazmistir. benden selam olsun sivas beyine!







bu parti içi anket buluşuna bayıldım; tasarımcısını tebrik ederim; en az bir hafta vaziyeti idare ve kamuoyunu meşgul eder.



bana göre ankette "hangisi devlet başkanımız olsun?" sualiyle gündeme getirilen kişilerin cumhurbaşkanı seçilme şansları bu anketle sona ermiş bulunmaktadır; anketin birinci tekil şahsı dahi aynı kapsam içindedir.



"nereden biliyorsun" diyeceksiniz; bu sualinize, yüzüme esrarengiz bir eda verip, bakışlarımı iki paralel çizginin birleştiği yere mıhlayarak cevap veriyorum: elbet benim de bir bildiğim var!



e, artık bu noktadan sonra "neymiş bakalım o senin bildiğin şey" diye meseleyi uzatmayacağınız ümidiyle ve o bayatlamış klişeyi tekrarlıyorum: "bildiklerimi açıklarsam yer yerinden oynar!"



...



artık bir başka meseleye geçelim ve bu nazik konudan biraz uzaklaşalım: size göre cumhurbaşkanı’nın aldığı maaş yeterli midir? bence yetersizdir ve en az üç, hatta beş katına çıkarılmalıdır. "akşama kadar köşk’te oturuyor, sinemaya bile gitmiyor; gitse de para almazlar zaten. aldığı maaş neyine yetmiyor" diye düşünmemenizi istirham ederim; şimdikini değil, müstakbel devlet başkanımızın maaşını kasdediyorum. şimdiden artırılmalıdır ki ilerde dedikodu olmasın!..



niçin? yeni devlet başkanımız şık giyinmelidir mesela; bir palto, iki pardösü ile koca 7 sene geçmez. temsil misyonu sebebiyle yeni cumhurbaşkanı boylu poslu, laakal 1.80’in üzerinde, sıklet itibariyle bir kental civarında olmalıdır ki elbise üzerinde zengin ve dökümlü dursun!



geçen yüzyılın ortalarında doğmuş olması tercih sebebidir çünkü ellili yaşlar, kıdem, tecrübe ve doğru istikamette kullanılan enerjinin sembolüdür fakat kesinlikle bıyıklı olmamalıdır. bıyık banal bir olaydır.



saçları grileşmiş, şakaklarından hafifçe açılmış olmalıdır. baba adı t, ana adı z ile başlamalıdır. futboldan anlamalı, sık sık maçlara gitmeli ama hangi takımı tuttuğunu açıklamamalıdır çünkü fenerbahçeliler kızarlar.



ayakkabı numarası 44’le 45 arasında, beyaz tenli, taşralı (bu madde aslında gereksiz; herkes taşralı çünkü!), mütevazı, şakacı, zeki, zor beğenen, biraz da huysuz biri olmalıdır.



ince marangozluktan, mobilya tasarımından, iç mimarlıktan, sanat tarihinden anlamalı, canı sıkıldığında resim yapabilmeli, fotoğraf çekebilmeli, photoshop ve freehand kullanabilmeli, çapraz bulmaca ve yap-boz merakı olmalı, entelektüalizmden nefret etmeli, devlet işlerinden arta kalan zamanlarda kravatsız, sportif giyimi tercih etmelidir.



ankara siyasal bilgiler fakültesi’nden, tercihan 78 başlarında mezun olanları tercih sebebidir (harbiye, itü ve hukuk mezunlarının performansları ortada!). boş zamanlarında tarih etüdleri kıraat etmeli, sinema kültürü ve birikimi olmalı, ne bileyim, bir misafir devlet başkanı hayao miyazaki’den bahsettiğinde "bu karateci de kim, adını daha önceden duymadımdı?" şeklinde ofsayt pozisyonlarına düşmemelidir.



müzikten anlaması şarttır; mesela dede’nin, "ey kaaşı kemaan tir-i müjen canıma geçti" sözleriyle başlayan ferahfeza bestesini ezberden ve yerinden terennüm edebildiği kadar, "tanburam rebab oldu" türküsünü de urfalı bakır yurtsever’in kemiklerini sızlatmayacak derecede okuyabilmek maharetini gösterebilmelidir.



sesi güzel olmasa da olur; önemli olan yorum ve icra gücüdür.



dışardan bakıldığında sert intiba vermeli ama gönül hudutlarına kabul edilmiş olanlar, o sohbet ederken kendilerini boğaz kenarında bir çay bahçesinde imiş gibi dünya gailelerinden uzakta şen, mes’ud ve hafif hissedebilmelilerdir.



uzatmayalım, meclis dahilinde bu evsafı taşıyan birisi varsa derhal o isim üzerinde ittifak edilmeli; eğer bulunmuyorsa, "aman efendim böyle bir müstesnayı nerede bulalım" diye ümitsizliğe kapılmadan ecdadımızın "göl yerinden su eksik olmaz" kavl-i şerifince nazarlar meclis haricine "çattırılmalı"dır.



ben bu vasıfları taşıyan birini tanıyorum mesela!

   kacubet   23.03.2007 - 00:27
  #279772
3.

"vakit öğle ezanı suları. kar yağıyor demek ne ki; gökten melekler iniyor arza. gökyüzü kar rengine boyanmış, yeryüzü kar. usul usul yağıyor ve refakatinde pencerelerde kamçı gibi şaklayan rüzgar.



karın yağışını kutlamak için küçük tüpümün üstüne alüminyum çaydanlığı oturtuyorum. az sonra demliğin ağzından buharlar fışkırmaya, kendi sünnetince bir kar ilahisi terennüm etmeye başlıyor. sonra bir rayha, bir saadet kokusu yayılıyor odaya... pencerede ise ıslık çalan rüzgar."



kar yağışı ancak bu kadar güzel anlatışabilirdi dedirten yazar.

   acemi tenekeci   23.03.2007 - 22:58
  #281371
4.

9 mayis 2007 tarihinde zaman gazetesinde yayinlanan "hakikat’e taammüden toplu tecavüz!" baslikli yazisiyla kalitesini yine konusturmus yazardir.





hakikat duygusunun incitilmesi, “temel insani ihtiyaçlar” listesinde kaçıncı sırayı alır bilmem: ilki açlık diyorlar, ikincisi güvenlik ihtiyacı, daha sonra toplumsallaşma, çoğalma içgüdüsü vb. hakikat duygusunun incitilmesi bu sıralamada ilk ona bile girmez belki.



fizyolojik taleplerin önceliğine nazaran bir nevi lüks! yalanlarla barışık yaşamayı tercih edenlerin sayısı, gerçekle yüzleşme cesareti gösterenlerden her zaman fazla olmuştur ne yazık ki.



dünün gazetelerinde haber ve yorumları takib ederken aniden bir ikrah (tiksinti) hissi belirdi; sakin ve güleryüzlü bir eda ile kendimce yanlış düzeltmenin faydasızlığı duygusuna esir düşüp, şu kör dövüşünde taraf haline geldiğim için kendimi ayıpladım desem yeridir.



işte mesela; karşıdan bakılınca akıllı, bilgili, sağduyulu intibaı veren bir yazara göre bu seçimlerin tek konusu cumhuriyet’in savunulması olacakmış. seçmenler genelde ekonomiden etkilenmezmiş. zaten ulusalcı birtakım kutsal kitapların satış rekoru kırması da farklı bir olayla karşılaştığımızı gösteriyormuş!



yaa, seksenbeşinci yılında bile hala rejimini seçim sandığına yatıran bir toplumuz demek ki biz; halbuki 85 yıllık prematüre hayat olmaz. hata (neuzubillah!) rejimde olmadığına göre toplum olarak kendimizi ne kadar ayıplasak azdır öyleyse!



“iyi de, cumhuriyet artık rüşdünü isbat etmedi mi” diye düşündüğümüzde, “hayır” diye parmak sallıyor üstad, “vatan tehlikede!”. peki, n’aapacağız vatan tehlikede ise? “basit” diyor, “ak parti’ye oy verme yeter!” “yahu ak parti’ye oy verdiğimi, vereceğimi nereden biliyorsun?” diyorum. “biz sizi biliriz, sizi cumhuriyet düşmanları sizi” diyerek kibar, kindar ve aşağılayıcı bir tebessüm fırlatıyor.



çileden çıkmaz mısınız, şu kıstırılmışlık hissi karşısında tepkinizi belirtmek için lokantada yemek bekler gibi seçim sandığını özlemez misiniz?



işte ikrah hissi böyle oluşuyor.



bu defa vatanın gerçekten tehlikede olup olmadığını kontrol ediyorum; her zamanki şeyler: bölücülük bir, irtica iki. bunları tehlike saymayalım demiyorum ama şu sıkı jakobenlerin 85 sene müddetince bu tehlikelerle mücadele edip altetmek yerine, bilakis bu tehlikeleri hep vitrinde tutarak içeriye müşteri çekmeye kalkışmaları canımı sıkıyor: “afrika’dan binbir fedakarlıkla getirtmiş olduğumuz alt kısmı balık, üst kısmı bayandan müteşekkil deniz kızı, 25 kuruş duhuliye mukabilindeee..” gösterinin odağında ya deniz kızı vardır ya da 75 metrelik boa yılanı. günün birinde irtica ile bölücülük bittiğinde rejimi kime karşı koruyacağımız, esaslı bir meseledir!



ben sıkılmaya başladım bu mugalatalardan; lafı eğip bükmeye, hakikat duygusunu incitmeye, kanun maddelerine takla attırmaya, şeşi cehar göstermeye hacet yok. bir halkta bulunması lazım gelen hakikat hissi, kısa vadeli politik çıkarlar uğruna dumura uğratılmamalı. darbenin adına darbe, meşruluğun adına meşruluk derken sağa-sola bakmak ihtiyacı hissetmemeliyiz. plağı tersten çalalım; aynı tornadan çıkmışçasına hakikat hissi iğdiş edilmiş, sahte korkularla sindirilmiş, öcülerle kışkırtılmış, lugati dejenere edilmiş bir halk cumhuriyet de dahil olmak üzere hiçbir erdemi omuzlayamaz. nasıl halkçı, ne menem toplumcusunuz siz yahu; sevmediğiniz aşikar; hiç mi merhamet etmezsiniz gelecek kuşaklara?







birbirimizi yormayalım, birbirimizi utandırmayalım: siyaset, dersiniz, menfaat dersiniz, devletten kazandığımız kemikleşmiş avantajları kaybetmek istemiyoruz dersiniz, anlarız fakat bu esnada şahsiyetinizi yıkacak derecede kavramları eğip bükmeyiniz. okumadığınız için belki bilmezsiniz; nice eski kavim, hakikat duygusuna taammüden toplu tecavüz cürmüyle helake uğradı.



açıkçası, “sizin” yüzünüzden biz de helake uğramak istemiyoruz; türkçesi bu işte!



*" target="_blank" rel="nofollow">www.ahmetturanalkan.net>

   kacubet   15.05.2007 - 22:16
  #398089
5.

gazetelerdeki köşe yazarları arasında üslubu olan ender yazarlardan,genelde devrik ve hatta bazan ne yazıyor bu dediğimiz, köşe yazarıyım diye geçinen insanlar arasında kendini ve kalitesini o kadar belli ediyor ki.okuyorum ve okuyacağımda...

   tarpeia   15.05.2007 - 23:20
  #398245
6.

yeni cikmis dumani üstünde olan "tren beklerken..." baslikli yazisi asagidaki gibi olan kalemsör.





size şimdi bir fıkra anlatacağım, fakat bu fıkrayı daha önce yazmıştım, çoğunuzun bildiğinden de eminim fakat yine de bu fıkrayı nakletmek durumundayım çünkü, ima ile dokunup geçeceğim hadiseyi çerçevelemek için bu fıkradan daha iyisi şu anda aklıma gelmiyor.



uzatmayayım en iyisi... fıkra şöyle:



adamın evi, demiryolu hattının hemen kenarında. ne zaman bir tren geçecek olsa bütün binanın zangır zangır titremesi yetmiyormuş gibi, yatak odasındaki gardırobun kapakları kendiliğinden açılıyor.



ve bu tren günde en azından onbeş-yirmi defa gelip gitmekte; her defasında evin hanımı yatak odasına koşup gardırobun açılan kapağını kapatmaktan sinir hastası olacak neredeyse.



kocasına, "bey, lütfen yaptır şu dolabın kapağını, sinir oluyorum" diye kerrat ile yalvardıysa da adam, bizim oraların tabiriyle "martta yatıp abrulda kalkan" takımından bir üşengeç olduğu için "olur hanım, yaptırırız hanım, hatta ben bile onarırım ama elim değmiyor hanım" gibi bahanelerle işi savsaklayıp durmakta.



kadın nihayet bir gün dayanamıyor. mantosunu kaptığı gibi soluğu marangoz dükkanında alıyor. diyor ki, "durum böyle böyle böyle..."



marangoz biraz alnını kaşıyor, "bu karışık bir durum" diyor, "gidip yerinde görmem lazım; hele şu takım çantasını toparlayım bir..."



birlikte eve geliyorlar, yukarı çıkıyorlar, yatak odasına giriyorlar. marangoz dolabı dikkatle muayene ediyor; terazisi tamam, menteşeler sağlam, görünürde bir aksilik yok!



"arıza filan görünmüyor" diyor marangoz. "ben en iyisi gideyim, para filan da istemez!"



"olur mu" diye atılıyor evin hanımı, "bir tren geçmeye görsün; şaak diye açılıveriyor kendiğinden kapaklar!"



marangoz düşünüyor, taşınıyor,



-sık geçer mi burdan tren diyor?



-geçmez mi, az sonra mutlaka biri geçer.



-öyleyse, diyor marangoz, "ben dolabın içine gireyim. tam tren geçtiği zaman bakayım bir arıza nerede, çünkü dışardan durum anlaşılmıyor."



kadın, arızanın nihayet onarılacağı için memnun. marangoz dolaba giriyor, başlıyor beklemeye. aksi gibi trenin de rötar yapacağı tutmaz mı?



tam o esnada evin dış kapısı gıcırtıyla açılıyor, taak tak ayak sesleri merdiveni tırmanmakta! kadın biraz panikliyor tabii, çünkü gelen kocasıdır. adam odaya giriyor. kadın şaşkın bir halde bir kocasına bir dolaba bakıp vaziyeti nasıl izah edeceğini düşünürken adam, "bu dolapta bir iş var" diye gidip dolabın kapağını açıyor!



a, içerde bir adam.., elinde marangoz çantası, ayakta dikilmiş beklemekte!



-...?



marangoz, durumu adama izah etmek için bir açıklama yapmak lüzumunu hissediyor, kısa bir öksürük akordundan sonra,



-beyefendi diyor, "lütfen sakin olunuz, durumu izah edeceğim; şimdi ben burada trenin geçmesini bekliyorum desem inanmayacaksınız ama vallahi billahi vaziyet aynen böyle!"



***



şimdi haklı olarak diyeceksiniz ki, "bize ne; bu fıkra neyi ima ediyor; marangoz kim, dolap ne, bu kadın neyin temsilidir, vaziyeti yanlış anlayacağı yüzde yüz gibi görünen adamın hali ile neyi anlatmak istedin?"



bu sualler karşısında kendimi biraz, dolapta trenin geçmesini bekleyen marangoz gibi hissettiğimi itiraf etmeliyim,



-trenin geçmesini bekliyorum ama galiba yeterince inandırıcı olmadığımın da farkındayım, desem bir şey anlamamanız kuvvetle muhtemeldir.



sadece şu kadarını çıtlatabilirim:



bu fıkranın, dün itibariyle rozet takarak resmi bir törenle chp’ye iltihak eden ve bu esnada "durum bildiğiniz gibi değil; normal bir zamandan geçmiyoruz arkadaşlar" diye vaziyeti izaha yeltenen bir kısım zevatla kat’iyyen bir alakası bulunmamaktadır.

   kacubet   23.05.2007 - 03:57
  #416536
7.

19 mayis 2007 tarihli "rusyalaiktirlaikkalacak.com" baslikli yazisinin özellikle son cümlesiyle yarmis olan üstad.





ap ajansı’nın servise koyduğu o debdebeli fotoğraf, dünkü zaman’ın 19. sayfasındaydı: arka planda ihtişamlı bir kilise dekoru, ortada putin; sağında ve solunda rus ortodoks kilisesi’nin iki ruhani lideri.



tepede devasa bir paskalya yumurtası; üzerinde kirilce xb harfleri bulunmakta (latince karşılığı hv, yani hristos voskreze, yani "isa dirildi" manasında bir kısaltma imiş).



haberden ilginç bir cümle: "rusya yönetimi başta olmak üzere, birçok şirketin tek elden yönetimini sağlayan putin, ortodoks kiliselerinin de toparlanmasına ve merkezi bir yönetime sahip olmasına destek oldu. dinin toplum hayatı ve uluslararası arenada etkisinin farkına varan kremlin, vatikan’la da ilişkileri geliştirmeye çalışıyor." (zaman, faruk akkan/moskova)



aldı beni bir gülme! kendime dedim ki, "yahu bu rusların bizim kadar aklı yok mu; haydi diyelim ki ruslarda basiret kalmamış, daha iki gün önce başta çin olmak üzere bazı ortadoğu ülkeleriyle anlaştıktan sonra türkmenistan ve kazakistan’la işbirliğine girerek hazar çevresinde kurduğu doğalgaz boru hatlarıyla başta türkiye olmak üzere abd ve avrupa ülkelerini ters köşeye yatıran putin de mi akıl tutulmasına uğradı ki, laikliğin yeni rusya imparatorluğu için ne kadar kaçınılmaz ve hayati bir değer olduğunu görmezden gelerek işi gücü bırakıp kilise reislerini birleştirmeye uğraşıyor?" resmen öyle; hatta başka fotoğraflar da var, görseniz kolunuzun tüyleri diken diken olur: ilkinde putin bir ruhani lider ile sarmaş-dolaş. ikincisinde ise yine bir başka ruhani’nin tepsi gibi bir şey içinde sunduğu bazı kutsal nesneleri eğilmiş öpmekte; laiklik yerlerde sürünüyor! inanılmaz bir görüntü be yav!



*



ikinci haber yine dünkü zaman’dan çağrı çobanoğlu imzasını taşıyor. "turkiyelaiktirlaikkalacak.com" isimli sitenin isim haklarını ucuza kapatan mesut yücel isimli bir müteşebbisimiz, bu imtiyazını devretmek için 5 bin abd doları talep etmekte imiş. sayın yücel, açık sözlü bir arkadaş; "hedefim chp ve add’nin dikkatini çekmek ama her ikisinden de bir cevap alamadım. yüce önderimizden özür dilerim fakat bu site satılıktır" dedikten sonra bombayı patlatmış: "duyarsız ve ilgisiz olanlar utansın. bakalım bu siteye kimler sahip çıkacak?"



öyle ya, ya çember sakallı, takunyalı bir cumhuriyet düşmanı çıkıp, 5 bin "dollars"ı bastırdıktan sonra bu mübarek sitenin içine olmadık hezeyanlar koyarsa, ilerici ve çağdaş güçlerin utanması gerekmez mi? fazla değil canım; beş bin kaat; veriniz parayı, hamamın namusunu kurtarınız. müteşebbis mesut kardeşimiz de biraz yolunu bulsun!



*



bu dakikadan itibaren bilumum laikçi muhitlerimizin, komşu ülkelerde laikliğin durumunu izlemek için harekete geçmesini buradan önemle teklif ediyorum: iran malum zaten; ırak laikti, sahip çıkamadık; şimdi dinci, mezhepçi, etnikçi bir devlet oldu. rusya ise doğrudan komşumuz sayılmaz fakat kutsal ikonaları öpüp, ortodoks ruhanilerle kucaklaşarak laikliği on paralık eden bir adamın peşinde bir ortaçağ karanlığına doğru sürüklenmesine de göz yumamayız; zira putin’in bu gibi dinci ve tarikatçı ilişkileri laikliğin evrensel geçerliğini fena halde hoşafa çevirmekte ve içerideki bedhahlara cesaret vermektedir. talep edilmesi halinde -hazır istim üzerinde iken- miting organizatörlerimizin rusya’da geçici olarak görevlendirilmesini, bu arada müteşebbis mesut’un derhal "rusyalaiktirlaikkalacak.com.ru" adresinin rusça versiyonunu üç otuz kuruşa tescil ettirerek onyüzbin milyon ruble mukabilinde satışa çıkarmasını teklif ediyorum. ki, laikliğin evrensel bir değer taşıdığını anlayabilelim. yok, "bizim laikliğimiz bize mahsustur" diyeceksek o başka tabii.



*



neyse enseyi karartmayalım; biz laikliği epey epey kurtardık: chp ile dsp birleşti; darısı "sol" partilere!

   kacubet   23.05.2007 - 04:22
  #416543
8.

danıştay başkanı sayın sumru çörtoğlu, "kürsüden misafir azarlama" geleneğine riayetle çok ilginç tesbitlerde bulundu ve "atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı her türlü hareket irticadır.



önem ve öncelik sıralaması zaman zaman değişkenlik göstermekle birlikte irtica tehdidi her zaman var olmuştur ve olmaya da devam edecektir." dedi. bu tesbitin iki mühim unsuru var: bir, "inkılaplara aykırılık irticadır", iki: "irtica tehdidi her zaman var olmaya devam edecektir."



birinci tesbitten başlayalım. nedir atatürk ilke ve inkılapları? anayasa’nın 174. maddesiyle korunan kanunla olsa gerektir; bakalım:



1- 3 mart 1340 tarih ve 430 sayılı tevhid-i tedrisat kanunu’nun ruhu, hemen ertesi yıl (1341) harbiye’ye öğrenci veren askeri okullar milli savunma bakanlığı’na bağlanarak zedelenmişti. 1961 ve 82 anayasalarında üniversitelere özerklik tanınması, benim naçiz mantığımca tevhid-i tedrisat kanunu’na aykırı düşüyor, zira bu kanunun ilk maddesi aynen şöyledir: "türkiye dahilindeki bütün müessesatı ilmiye ve tedrisiye maarif vekaletine merbuttur."



dikkat "devlete merbuttur demiyor kanun, "vekalete" diyor. nokta! öyleyse sayın çörtoğlu yerden göğe haklıdır. (...) "



http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/yazar.do?yazino=538927



yazarak nasil tevhid i tedrisat kanunu’na muhalif davranıldıgını vurgulamis olan yazar.

   kacubet   23.05.2007 - 10:07
  #416614
9.

26 mayis 2007 tarihli zaman gazetesi’nde "öngörümüzü kaybettik: hükümsüzdür!" yazisi su sekilde olan yazar;



"çok değil, bundan bir ay önce, en sıradan, en sade vatandaş bile önünü rahatlıkla görebiliyordu; yeni cumhurbaşkanımızı seçecektik; nasıl seçeceğimiz, kimlerin seçilebileceği, seçimin usulü erkanı belliydi.



hepsi "muhkem bir kitap"ta yazılıydı ve herkes o kitabın "muhkem" olduğunu varsayıyordu.



sonra o kitabı "muhkem" tutmakla görevli mahkemenin şaşırtıcı bir kararıyla, "bir kısım maddelerin" hiç de muhkem olmadığını görünce sendeledik; bunların duruma göre "yersen yoğurt, içersen ayran" kıvamında olduğunu, muhkemlik ne kelime, insanda bu haliyle esneklikten ziyade bir jöleyi andıran bir belirsizlik ihtiva ettiğini anladık. bu, hiç de hoş bir duygu değildi; bundan böyle -faraza- 102. madde üzerinde uygulanan yorum genişliğini hangi maddenin üzerine koysanız, muradının tam tersi manalar çıkarmak mümkün olabilirdi.



herkesin anlaması için kaleme alınan anayasa metnini, falcıların "bakı tası"na çeviren bu bürokratik müdahaleyi herkes, -olması gerektiği gibi- saygıyla karşıladı fakat üretilen şu yeni içtihatla toplumla devlet arasındaki mesafenin nasıl ve ne kadar aralandığı henüz hesaplanmış değildir ve bugünlerde kimse böyle hesaplara aldırış etmiyor.



yaşadığımız bunalımın mühendislik hesabını yapanlar, bir toplumsal mutabakat belgesi olarak anayasanın güvenilirliği üzerinde ne kadar derin bir tahrişte bulunduklarını fark etmişler midir dersiniz?



aradan bir ay geçti ve biz şimdi yarın ne olacağını öngöremez durumdayız: seçimler vaktinde yapılabilir, sonbahara ertelenebilir veya hiç yapılmayabilir; cumhurbaşkanını halk seçebilir, seçmeyebilir veya derin bürokratlar kendilerine yeni bir cumhur seçebilirler; savaşa girebiliriz, ırak’ta abd ile veya peşmergelerle çatışabiliriz; iktisadi kriz çıkabilir, ordu yönetime el koyabilir, iç karışıklıklar tehlikeli boyutlara varabilir...



moda tabirle taş da düşebilüü, ayu da çıkabilüü...



bu bulanıklık içinde halen aklıselim yardımıyla öngörebileceğimiz yegane şey, olup bitenlerle zihni içinden fil geçmiş züccaciye dükkanına dönen ahalinin, edilgenliğinden sıyrılarak fena halde "etkin" bir demokratik tepkiye hazırlandığıdır. bu tepki doğru adrese yönelmeyebilir, ölçüsüz ve irrasyonel de olabilir. neticede hükümeti hata ve sevabıyla seçim kantarına çıkarmamak için adeta muhali zorlayan çevreler, içtimai şuurun denge cihazına fena halde zarar vermiş de olabilirler. bu gibi şeyleri kestirmek mümkün değil artık; öngörümüzü kaybettik, hükümsüzdür! düz mantık sukut etti; kaotik mantık işbaşında. ulus’ta patlayan bombanın pim izini kuzey ırak kırsalında süren bir akıl yürütme tarzı, canı çektiğinde her cinsten kaosu gündeme getirebilir.



demokratik ülkelerin açık toplumları, gelecekleri öngörmek ve planlayabilmek saadetine sahiptir; bizde ise anayasanın en bükülmez hükümleri bile sade vatandaşa "bu böyle yazıyor ve böyle olur" güveni veremez hale getirildi. maazallah ikinci bir patlama ile, derin bürokrasinin türkiye’yi hangi bilinmezlikler berzahına sürükleyebileceğini -eminim ki- kendileri bile öngörememektedir.



olumsuzlukların birbirinin ardına sıraya girdiği talihsiz dönemler vardır; öyle bir akış içinde değildik ama "derin bürokratik öngörü" ile öyle bir berzaha girdik. akıl tutulması devam ediyor.



bugünlerde "durum bildiğiniz gibi değil, normal bir zamanda yaşamıyoruz" diyerek saf değiştiren ve yaptıklarını mazur göstermek için kendi korkularını halka bulaştırmaya kalkışanların haklı olduğu tek nokta var: "durum hakikaten bildikleri gibi değil".



el birliği ile büyüttüğümüz korkulardan korkuyor ve zincirleme tepki ile korkuyu bulaşıcı hale getiriyoruz.



iddiaya varım ki, bugünün ankarası’nda ürkütenler, ürkütülenlerden daha fazla şey biliyor sayılmazlar."

   kacubet   26.05.2007 - 05:31 ~ 26.05.2007 - 05:32
  #423271
10.

günlük gündemi takip etemesem bile yazılarını okumaktan vazgeçmediğim kendine has uslubu olan ve her kesim tarafından sevilerek okunan türkiye’nin gerçeklerine herkesten farklı bir şekilde bakmayı başaran cumhuriyet üniversitesinin akademisyeni ve yazar.

   Kahve Molasi   30.05.2007 - 18:05
  #435821
11.

ah, huzur!



cihan haber ajansı dün abonelerine sessiz sedasız bir haber geçti; buna göre suriye devlet başkanı beşşar esad, pazar günü yapılan referandumda oyların yüzde 97,62’sini alarak yedi sene için yeniden seçilmişti.



zaten 2000 yılındaki referanduma katılanların yüzde 97,29′u esad’a ‘evet’ demişti.



imrendim yahu; resmen kıskandım.



ve bu yüzden karışık duygular içindeyim.



biz yenisini seçelim diye bir ay önce yola çıkmışız; şimdi ise birbirimizi paralamaktan fırsat bulursak yedi düvele posta koyacak raddelere gelmişiz. ortalık toz duman: laikçi vatandaşlarımız “cumhuriyet elden gidiyor” diye sokaklara döküldü. ordu, ne manaya geldiği muhtemelen şu anda sekiz-on yaşlarını süren kuşağın sosyal bilimcilerince anlaşılabilecek bir garip muhtıra verdi. anayasa mahkememiz, denetim yetkisini genişletip üç günde alenen yasama niteliğinde bir karar vererek, parlamento işlerini zora soktu. hükümet, “bana ha!” diye celallenerek anayasa’nın bazı maddelerini değiştirmeye karar verdi. bir kısım siyasi partiler, aniden göklerden gelen bir ilham eseriyle birleşmeye karar vererek seçmenlerine yıllarca boşa azap çektirdiklerini hatırladılar. türkiye, ne zaman yapılabileceğine henüz kimselerin akıl erdiremediği bir erken seçime gidiyor. bu yüzden cumhuriyet tarihinde ilk defa -atatürk de dahil olmak üzere- bir cumhurbaşkanı, görev süresi bittikten sonra kendine vekalet etmeye başlayarak “uzatmalı” mevkiine geldi ve başbakan’ı her gördüğü yerde ona hiç de müşfik sayılamayacak bakışlar tevcih etmekte (sahi yahu, o nasıl bakışlar öyle, ürperdim vallahi!)



siz bu durumda güney komşumuza imrenmez misiniz? ansiklopediye baktım; mis gibi “parlamenter demokrasi”. seçimiyle, meclisiyle, siyasal partisiyle her bir şeyi tamam bir rejime sahip. bağımsızlığını kazanalı henüz 60 yıl olmasına rağmen kavgasız, patırtısız bir ahenk ve kardeşlik ortamında yoluna devam ediyor.



bu arada küçük ve can sıkıcı bir ayrıntıdan söz etmemek olmaz; suriye’de tek, bir tane parti var; isteyen herkes bu partiyi destekleyebiliyor, desteklemeyenler seçim günlerinde evde oturma hürriyetine sahip. mesela pazar günü yapılan seçimde seçmenlerin 2,38′i bu hakkını kullanmış; ne güzel!



bir daha imrendim!



aslında bu kadar imrenmemize gerek yok; biraz tarih bilenler vaktiyle bizim ülkemizde de mis gibi bir tek parti rejimi olduğunu hatırlayacaklardır. bizde de vaktiyle böyle devlet başkanlığı seçimi yapılır, çoğu kimsenin ruhu bile duymazdı; inanmayanlar, yakaladıkları ilk inkılap tarihi okutmanı’nı sorguya çekerek 1923-1938 arasında kaç kere ve hangi tarihlerde devlet başkanı seçildiğini sorabilirler; hatırlayan çıkacağını zannetmiyorum ama tarihe katkı olsun diye buracığa dercedeyim: gazi m. kemal paşa ilk defa 29 ekim 1923′te meclis kararıyla reisicumhur seçildi; ikinci seçim 1 kasım 1927′de, üçüncüsü 4 mayıs 1931′de, dördüncüsü 1 mart 1935′te muvaffakiyetle ve sızıltısız icra edildi.



bu seçimlerin hiçbirinde, bugünküne benzer kargaşalar, muhtıralar, mitingler yaşanmadı. esasen bir muhalefet partisi de mevcut bulunmadığı için ana muhalefet partisi başkanı da çıkıp hükümeti “milli irade hamaseti” yapmakla suçlayamadı çünkü o günlerde böyle şeyler söylemek için birtakım contaların su sızdırmak cinsinden olması lazımdı. ordu o devirlerde iktidarın (yani devletin, pardon partinin) sözünden çıkamaz, basın kafa karıştırıcı neşriyat yapamaz, olmayan sivil toplum örgütleri de meydanlara dökülüp “ne şeriat ne darbe” diye bağırıp çağıramazdı.



huzur vardı huzur! haa, az kalsın unutuyordum; -bana gelene kadar akşam olur fakat- sayın beşşar esad’ı kazandığı seçim zaferinden ötürü tebrik eder, suriye halkına saadetler diler, kutlamayı unutan bir kısım muhitleri de alelacele göreve davet ederim.



30 mayis 2007, zaman gazetesi

   kacubet   31.05.2007 - 01:36
  #436860
12.

“devlet tekniği”nin acemisi miyiz?



prof. dr. mahir kaynak’ın dünkü yazısı, fikri analiz ihtiyacında olanlar için esasen bilinen ama anlamı buharlaşmış noktalar taşıyordu.



“esasen bilinen” kaydını düşmekteki maksadım “eh zaten bildiğimiz şeyler” manasında bir küçümseme vurgusu değildir; gök kubbe altındaki her şey, “esasen bilinen” şeylerin tekrarından ibaret, siyasi analiz yapanlar, neticede gökten paratonerle yeni fikirler indirerek yeryüzüne dağıtmıyorlar; onlar, bilenen şeyleri farklı bir sıralama ile yeniden değerlendiriyorlar.



mahir kaynak diyor ki, “bir ülkedeki güç odakları eğer ‘ülkeyi benim değil dışımdaki şu kişi ya da grubun yönetmesi daha doğru olur’ diyebiliyor ve tercihini bu yönde kullanıyorsa bir devlet fikri oluşmuş demektir (…) devlet adamlığı bunlardan farklı bir kategoridir ve insanlar ameliyat olmak için nasıl doktora gidiyorsa ülkeyi yönetmek için devlet adamı bulmak zorundadır. bunun yolu ‘benden başka kim iyi yönetir?’ sorusunu sorup bunun cevabı olan kişiye rol vermektir.”



bu tahlil, doğrudan “devlet tekniği” denilen şeyin kalbine dair tesbitler ihtiva ediyor; evet yeni değil ama yeni, çünkü bildik bir meseleye farklı bir bakış açısı getiriyor. vaktiyle türklerde “devlet-i ebed müddet” fikrinin varlığını ve önemini vurgulayan ağabeylerimizin (!), bu ilginç bakış açısını pek dile getirdiklerini hatırlamıyorum. onların devlet tekniğinden anladıkları “en iyi bunlar değil, biz yönetiriz”den ibaretti. “bizimkiler”in devlet tekniği hakkında ne derece mütebahhire kesbettiklerini çok sonraları görünce gözlerimiz yerinden uğradı ve neticede o güzel teori, bir sürü çapaçul gerçek karşında dağılıp gitti!



sayın kaynak, nezaketi icabı başka yerden örnek gösteriyor, “ingiltere, sahip olduğu şeylerin çok ötesindeki etkisini, yönetme becerisinden almaktadır.” yönetme becerisi kavramının altını kalın kalemlerle iyice çizelim. bizde ahalinin birbirine şaka yollu taktığı “ingiliz” sıfatı, tam da bu nükteye işaret eder; o, her durumda süreci kontrol edebilecek bir pozisyonda bulunur. krizle karşılaştığı zaman altında ezilmez; yönetemiyorsa, bu işi daha iyi yapabilecek olana pozisyonunu devreder; çünkü kriz, krizin kendisi değil, yönetemeyecek duruma gelmektir.



biz ise -maşallah-, iyi kötü işleyen bir yönetim cihazını sakatlamayı rejim müdafaası zannetmekteyiz.



80 küsur senedir devleti sahiplenen ve yönettiğini zanneden bürokratik iktidarın haline bakınız; bir asra yakın zamanda kendi halkını “tehdit” konseptinden çıkarmayı başaramamıştır; iç tehdit de kendi halkından kaynaklanmaktadır, dış tehdit de. birinin adı irtica, öteki bölücülük. anladık halkın kabahati büyük, anladık bu ahalinin başından sopayı eksik etmemek lazımdır, anladık bunlara devletin en kıytırık mevkileri bile emanet edilemez. hepsini anladık, toplum suçlu! peki “yönetici akıl” (hikmet-i hükümet) sahibi olması gereken o tırnak içindeki “devlet”in hiç taksiri yok mu? hayır; o daima gayrı mes’ul, daima masum, daima “la yü’selü amma yef’al”. haşa huzurdan bu tabir, yani, “yaptığından ötürü sorgulanamaz” olan, dini literatürde ancak allah’a mahsus olan bir keyfiyeti remzeder!



bir öğretmen düşünün; seksen senedir bir sınıf dolusu öğrenciyi adam etmek, terbiye vermek için uğraşıyor; başarısızlığını ikide bir sınıfı sıra dayağına çekip ondan sonra velilere “iki yüzden başarısız oluyoruz; öğrencilerimiz hem gerici, hem bölücü” diye nutuk çekiyor ve sonra yine öğretmenliğe devam ediyor. kimsenin aklına, “yahu sen nasıl öğretmensin ki, seksen senede bir karış mesafe kaydedemedin” diye sormak gelmiyor. bu vahim durum, sadece yönetici sınıfın değil, yönetilenlerin de “devlet tekniği” konusunda pek fazla fikir sahibi olmadığını işaretlemektedir.



prof. kaynak bu fikri zarifane ima ediyor; bizzat yönetemiyorsan, yönetecek olanı istihdam etmek de yönetmektir; hatta asıl yönetim sanatı budur.



biz demokrasi kültürünün eksikliğinden yakınıyorduk; meğer asıl nedret devlet tekniği denilen ve bizde pek mebzul olduğunu zannettiğimiz hünerde imiş; iyi mi?



27 mayis 2007, zaman gazetesi

   kacubet   31.05.2007 - 02:00
  #436900
13.

yazdığı son yazıda sağlam tespitler yapan yazar.yazı aşağıda efenim :





bir ak partiliyi cumhurbaşkanı seçtirmemek için motorla bu kadar oynamaya ne gerek vardı ki; neticede bakınız balataları yaktık; saçmalıklar, bırakın düzeltmeyi, listesi bile yapılamayacak derecede çoğaldı.



birisi egzoza çiğ patates tıkıyor, öteki karbüratöre kum serpiyor. bir başkası piston yatağına bir avuç çivi atarken diğeri direksiyon simidi ile sol ön tekeri becayiş ettiriyor. yapmayın yahu yazık; şoförü protesto edeyim derken arabayı haşat etmek reva mıdır?



şüphesiz farkında değilsiniz ama hatırlatalım; bir memleket böyle batar, bir ülke böyle bölünür, bir kamu düzeni böyle iflas ettirilir. dün itibariyle gördüğüm manzara budur; türkiye’de herkes çıldırmış neredeyse.



başbakan, iki doğrudan sonra bir yanlış yapmamayı eksiklik sayıyor; "diklenmeyeceğiz, dik duracağız" gibi güzel bir sözün yanına anayasa mahkemesi kararını "yüz karası" diye nitelemesinin başka manası yok.



anayasa mahkemesi, baykal’ın tehdidini ve genelkurmay bildirisini görmezden gelip başbakan’a celallenerek iki yanlış bir doğru sarmalına sıkıştığının ve kurumun itibarını fena zedelediğinin henüz farkında değil.



ordu, basına açık toplantılarda ülkenin en hassas güvenlik meselelerini kemal-i zevkle tartışıyor. basın aracılığı ile hükümetten kuzey ırak’a girmeleri için siyasi (yazılı) karar talep ediyor, hemen ardından "barzani’ye bişey yapacak mıyız?", "amerika da var orada" diye yüksek sesle mütereddid zihni idmanlar yapıyor.



basınımız bağcılar lisesi’nde satanist ayinini suçüstü etmiş havasında saçmalarken gaşy halinde; ak parti’nin kapatılma davasına bir dosya daha eklemenin sevinciyle ellerini ovuştururken avuçlarından duman çıkmakta.



kendini herkesten akıllı zanneden ve 27 nisan’da hükmen siyasi mevta statüsüne giren bazı muhalefet liderleri, "otobüsü duvara toslattınız; şimdi de duvarı suçluyorsunuz" diye hem nalına hem mıhına vurduğunu zannetmekte (bkz. meşhurların son sözleri)



tam da zamanıymış gibi hükümet, polisin yetkileri konusunda tartışmalı bir kanun teklifini meclis’e götürerek "acaba kendimi hangi baldırımdan vursam daha şık olur" hesabında.



bazı gazeteler, pkk tarafından sabote edilen trenin yük konşimentosunu yayınlayarak, "iran’ı köşeye sıkıştırdık" havalarıyla acar habercilik yaptığı iddiasında.



havada kesif bir yanık balata ve benzin kokusu... motordan yükselen garip gıcırtı ve patlama sesleri...



dava nedir hatırlayalım? bir cumhurbaşkanı seçimi... "o olmasın, başkası olsun" pimpiriklikleri...



mefhumun muhalifinden hareket edelim; darbecilerin pek sevdiği, ayılıp-bayıldığı uzatmalı devlet başkanı şu anda fiilen görev (direksiyon) başında; arabanın hali ise ortada: devletin kurumları birbiriyle yaka paça, temel kavramlar yerlerde sürünmekte. peki, "devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetmekle" (104. madde) görevli sayın a. n. sezer’e "vallahi bravo; görevini çok iyi ifa ediyor" diyebilecek bir ferd-i vahit çıkar mı? çıkar! burası türkiye, kafa karışıklığının tavan yaptığı, devlet şuurunun buharlaşıp stratosfere çekildiği memleket.



sahi yahu, orada, yani çankaya’da kimse var mı?



kestirmeden söyleyelim: sıktınız artık, hepiniz, parkinson’un dediği gibi kendi liyakatsizliğiniz fevkine tırmanmak için ortalığı birbirine kattınız. sizlerden daha iyisine layık olduğumuz konusunda artık tereddüdüm kalmadı. yeter!

   resul balay olmak   02.06.2007 - 17:54
  #443231
14.

9 haziran ki sayısında benin benden alan yazar.

<bkz: ahmet turan alkan lafmacuna dogru> *

sayın büyükanıt’a vatandaştan açık mektup

son günlerde karargahınızın internet sitesinde yer alan bildiriler, basında vizyona yeni girmiş filmler kadar heyecanla karşılanıyor, yorumlanıyor ve türkiye’nin kamu düzenini etkiliyor. bu meyanda 8 haziran tarihli genelkurmay bildirisini dikkatle okudum.



özetle terörün mayıs’ta tırmanacağını, bu münasebetle barış, hürriyet ve demokrasi gibi yüksek insanlık değerlerini kötüye kullanan kişi ve kuruluşların gerçek yüzlerini görmek gerektiğini, bunların ulus devlet modelini çağdışı bulmak gibi çarpık bir düşünce içinde olduklarını söyleyerek terörün bu fikirlerden cesaret aldığını ama ordunun bu tür saldırılara gerekli cevabı vereceğini söylüyor ve neticede diyorsunuz ki: "türk silahlı kuvvetlerinin beklentisi; bu tür terör olaylarına karşı, yüce türk milletinin kitlesel karşı koyma refleksini göstermesidir."



mesajınızı doğru özetlediğimi zannediyorum ve sıradan bir millet ferdi olarak fikirlerimi dikkate almanızı diliyorum.



sayın büyükanıt, son cümlenizden hareketle milletin "kitlesel bir refleks" göstermesi gerektiğinden bahsetmektesiniz: bundan muradınız sokaklara çıkıp teröre karşı miting düzenlememiz ise bunu yaparız. terörün son bulması için son 25 senede katlandıklarımızın yanında mitinge gitmek nedir ki?



senelerden beri evlatlarımızı "evvel allah, sonra komutanlarına emanet" ederek askere yolluyoruz. güneydoğu’da görevlendirilmemek için hile ve desise çevirenleri, torpil arayanları ayıplıyor, bu gibi şeyleri aklından geçirenleri sokağa çıkmaz hale getiriyoruz. ordumuza saygı ve sevgi duyuyoruz; çünkü biliyoruz ki ordusu karikatürleşmiş bir milletin ırzı ve vakarı olmaz.



bu arada "vergilerimiz nereye gidiyor" diye yarım ağız mırın-kırın da etmiyoruz; miting diyorsanız yaparız, birilerine mektup yollanacak, imza toplanacaksa ona da varız. eğer kitle refleksi ile başkaca demokratik bir eylem murad ettiyseniz ona da hay hay deriz; zira biz terörü silahla önlemenin, silahlı güçlerimizin işi olduğunu biliyoruz. bu işi bizzat millet yapmaya kalkışırsa ortalık birbirine girer; bu işi ordu yapacak, devletin güvenliğini silahla korumak ordunun en asli görevi.



25 senedir terörün bitmesini bekliyoruz; bitmiyor. "niçin bitmiyor arkadaş, ne lazımsa veriyoruz, niçin evlatlarımızın kaatilleri cımbızla yakalanıp da adaletin karşısına çıkartılmıyor; bu kimin ihmali, kimin savsaklamasıdır" da demiyoruz: bilmediğimizden değil sayın büyükanıt, devlet terbiyemizden ötürü susuyoruz. takdir edersiniz, 25 yıl az zaman değil.



siz bugünlerde mütemadiyen basına demeç verip kuzey ırak’a müdahale ile ilgili spekülasyonlar açıyor, hükümeti siyasi bir karar vermeye zorluyorsunuz. bunlar yüksek işlerdir ve biz pek anlamayız; ama ülkemiz hudutları içinde bir türlü temizlenemeyen mayın tuzaklarını kuranların, günübirliğine ırak’tan gelip alelacele yine oraya sıvışmadıklarını da tahmin edebiliyoruz. evvela, -dağı taşı asfaltlamak teklifini saymazsak- şu mayın meselesinin topyekun halli gerekmiyor mu efendim? makul bir esbab-ı mucibe gösterirseniz değil kuzey ırak’a, basra körfezi’ne kadar sefer etmeye hazırız ama önce hudut dahilindeki eşkıyayı, çakalı bir güzel sindirmenizi, eline silah alıp dağa çıktığına pişman etmenizi, ardından dönüp, "milli hudutlar içinde asayiş berkemaldir aziz milletim" diye tekmil vermenizi bekleriz.



fakat görüyorsunuz; bazı şeyler, geceyarıları internet sitesine bildiri koymak, kokteyllerde ayak üstü mesajlar vermek kadar kolay olmuyor. sizden orduyu siyasetten uzak tutmak için mutad titizliği göstermenizi, cumhuriyet ve rejim bekçiliğinde vatanın sivil evlatlarının dirayetine de güvenmenizi ve dirliğimize göz dikenleri doğduğu güne pişman etmenizi istiyoruz; bu meyanda bize terettüp eden vazifeleri hakkıyla ifa edeceğimizden emin olmanızı diler, saygılar sunarım.

   zatara   09.06.2007 - 11:01
  #457855
15.

asagidaki yazisinda yaptigi tespitlerle secimlere makyaj yapmaya calisanlara fevkaladenin fevkinde bir ayar vermis tonton kisilik. üslubu ve dili deayrica takdire sayandir.



seçimlerin anlamına dair bir eleştiri



9 haziran tarihli radikal’de emekli büyükelçi gündüz aktan, siyasette kariyer yapmak için yazarlığına fasıla vererek bir veda yazısı yayınladı ve dedi ki:



“bu seçimler iktidarın seçiminin çok ötesinde bir önem taşıyor. 22 temmuz’da türkiye’nin cumhuriyet kimliği, toprak bütünlüğü, dünyadaki yeri ve hakim hayat tarzı gibi varoluşçu sorunlara cevap aranacak.” gündüz aktan’ı yıllarca fikirlerine değer ve hürmet atfederek okuyup takib ettim; şimdi bu satırları okuyunca en güvendiği birinden amansız ve habersiz bir tekme yemiş gibi şaşırıp dağıldığımı itiraf ederim.



vaay.., seçim değil meğer plebisitmiş mübarek: cumhuriyet kimliği, toprak bütünlüğü, türkiye’nin dünyadaki yeri ve hakim hayat tarzı gibi varoluşçu meselelerimiz hakkında oy kullanacak imişiz. okuyan zanneder ki, “bu cumhuriyet’in cılkı çıktı; yenisini yapmak lazım!”



sayın aktan’a siyaset vadisinde başarılar dileriz ama böyle bir şahsi vizyonun partisine ve kendisine ne kazandıracağını doğrusu merak ederim. benim bildiğim bu ülkede sayın aktan’ın bahsettiği esaslı meseleler, halkın serbest reyine tabi bırakılıp seçim sandığının önüne konulmaz, çünkü bu halk, -affedersiniz ama- kendi gönlüne bırakıldığında en yakın davulcuyla kırıştırıp, en müsait zurnacıya varmaya amade bir güruh değil midir? devlet başkanını halka seçtirmekten ödü kopan bir anlayış nasıl olur da, “hakim hayat tarzı” filan gibi çok önemli “varoluşsal” meselelerde halkın ne dediğine kulak asar?



yanılıyorsunuz sayın aktan, bu seçimlerin anlamı, sizin zannettiğiniz gibi değildir: bu seçimler bürokratik seçkinlerin ve askeri vesayet rejiminin, ak parti’yi kötületmek, mümkünse hak ile yeksan etmek gibi pratik bir hedefte kilitlenmiştir. bunun için akla gelen (doğru-yanlış, zararlı-faydalı, iyi-kötü) her yol denenmekte, her kapı çalınmakta ve elektronik müdahale dahil bütün faullü obstrüksiyon meşru görülmektedir.



siz de netice itibariyle, bu sun’i çalkantıdan yararlanarak oylarını yükseltmek hesabını yapan bir siyasi heyetin vekil adayısınız şu an; partiniz koalisyon ortağı olur, siz de milli savunma veya dışişleri bakanlığı’na atanırsanız, şu yazdıklarınızı yeniden okuyarak anlamı üzerinde yeniden düşünmenizi rica edeceğim. göreceksiniz bu satırlar zannettiğiniz gibi yüksek siyasi ve felsefi derinlikler ihtiva etmek yerine, kısaca “biz iyiyiz onlar kötü” anlamını taşımaktadır.



böyle düşünmenizi kimse eleştiremez ama lütfen henüz yapılıp yapılmayacağı bile belli olmayan şu seçimlere, böyle dramatik anlamlar yüklemeyiniz. haydi sizinle iddiaya girelim, ak parti kazanırsa türkiye’de rejim bunalımı (sizin tabirinizle o “varoluşçu sorunlar”) sürüp gidecek, hatta daha ağırlaşacak; kaybederse türkiye o’ssaat normalleşerek, varoluşsal sıkıntılar anında dağılıp gidecektir!



böyle siyaset yapılmaz demiyorum ama “demokratik siyaset” böyle olmaz; insanların yüreğine korku ve endişe salarak, fısıltı gazetesi yayınlayarak, sağda solda “bunlar yeniden kazanırsa çok fena olur çook” diye ekşi bir yüzle etrafa kötümserlik telkin ederek yürütülen siyaset, belki başarı getirebilir ama tarih nezdinde kişinin itibarını yükseltmez. tarihte kimlerin bu yolla iktidara gelip, sonra neler yaptığını elbette benden iyi bilirsiniz.



o cümlenizi önemsedim çünkü vaktiyle sizi önemsemiştim; görüyorum ki yanılmışım. iyi niyetli olduğunuzdan hala eminim fakat türkiye pratiğinizi zayıf buluyor, olup biteni anlamlandırmakta sizi naif yanılgılar içinde görüyorum. vaktiyle iç ettiği kontörlerin hesabını veremeyen bazı kimselerin bugün, “şehitlerimizin hesabını soracağız” teranesiyle siyaset yaptığı bir iklimin içine girdiğinizi ve ne tür partnerlerle iş tutacağınızı şimdiden fark edebilmiş olmanızı dilerdim. size siyasette başarılar diliyorum ama biliniz ki gönlümdeki yeriniz, şimdiki fikri mevkinizden daha ala idi.



11 haziran 2007, zaman gazetesi

   kacubet   15.06.2007 - 04:27
  #469149
16.

su içerken kalça çıkığına uğramak!



şu senaryo tartışmalarından ben hiçbir şey anlamadım; eminim gazete okuyucusunun da aklı karmakarışık olmuştur.



dünyanın her yerinde birileri, başka birileri için senaryo yazar; gücü nisbetinde uygular veya öyle olması için temennide bulunur. siyaseti ve yönetimi ciddiye alan ülkelerde bütün işi gücü senaryo yazmak, muhtemel gelişmeleri hesaplamak ve her duruma uygun planlar geliştirmekten ibaret kuruluşlar var. böyle kuruluşların kalitesi, “tutturabilme” oranları ile ölçülüyor; geleceği tahmin etmek herkes için vazgeçilmez bir ihtiyaç; insan veya devlet, farketmiyor.



amerika, güneydoğudan kapıbir komşumuz; bölgeyle ilgili uzun vadeli plan ve beklentileri var. türkiye bölgenin kağıt üzerinde en güçlü, pratikte en zayıf ülkesi. güçlü olmasının sebepleri malum; zayıflığımız ise, fiilen bölünmüş olmaklığımızdan kaynaklanıyor.



bu ülkeyi kendi elimizle yönetilemez hale getiren biziz; daha bir ay öncesinde öyle bir anayasa muamması astık ki askıya, yetmişiki düvelin analizcisi gelse içinden çıkamaz. misal ister misiniz: 11. cumhurbaşkanımızı ne zaman, hangi usulle, kim tarafından seçebileceğimizi veya seçemeyeceğimizi şu anda kimse bilmiyor. kafayı 102. maddeye taktık, abdullah gül’ü devlet başkanı seçtirmemek uğruna suları yokuşa akmaya zorladık. hükümetle anayasa mahkemesi’ni, orduyu karşı karşıya getirdik. meclisimiz daha şimdiden münfesih havalarına girdi. mevcut cumhurbaşkanının daha kaç ay ve yıl görevini temdit edeceği meçhul!



yolda yürürken kendini topuğundan vuran bir türkiye, bölgenin diğer ülkeleri nezdinde nasıl bir intiba uyandırır acaba? su içerken kalçasını çıkaran bir sakarlık haleti sindi üstümüze. kendimizle didişiyor, sevmediklerimizi de yabancı güçlerin uşağı diye kirletiyoruz. bu türkiye’yi kim ciddiye alır, kim saygı duyar, kim hesaba katar?



eloğlu elbette bir hesap yapacak ama sizin de bir hesabınız olacak; nedir o hesap? yüksek sesle söylemek mahzurlu ise kulağımıza fısıldayın, olmadı ima ediniz; nedir türkiye’nin hesabı? ben söyleyim; birbirinin kulağına fısıldayanlar darbenin ne zaman olacağı hakkında fiskos etmekten başka şey yapmıyorlar. bir aydan beri her gün kuzey ırak’la ilgili harekat dedikoduları üzerine birbirimizi hırpalıyoruz. komik oluyor, orası fiilen amerikan hududu oldu artık; bunu bile bile “gireriz, vurur çıkarız” edebiyatını iç siyasette salata sosu yapmak bizi gayrı ciddi gösteriyor.



türkiye son yıllarda hiç bu kadar zaaf halinde kalmamıştı; birbirimize “güçlüyüz, büyüğüz” diye propaganda yapmak çok hoşumuza gidiyor belki ama bu böbürlenmelerin şu anda kıymet-i harbiyesi yok. otoriteyi anayasayasına göre paylaştıramamış bir ülke görüntüsünde türkiye; yetkiler, sorumluluklar, meşru alanlar birbirinin içine girmiş durumda.



üstelik bir hiç için! evet bir hiç; “kendi partisinden cumhurbaşkanı seçtirmek isteyen hükümet bize danışmadı” diye ortalığı velveleye veren muhalefet partilerinin cayırtısına lüzumundan fazla ciddiyet atfeden bürokratik muktedirlerin öfkesi, ahaliye “rejim tehlikede” ambalajıyla sunuldu. oysaki süreç “anayasaya uygun” işliyordu, açık konuşalım; hükümet anayasayı ihlal etmedi, sadece yazılı olmayan basit bir siyasi nezaket kuralını işletmedi ve gümm diye bir kaosun içine yuvarlandık.



bu kadar saçmalığı, hudson’daki o malum enstitünün saygıdeğer katılımcıları bile hayalhanesinden geçiremezdi doğrusu!



o yüzden ben, dışarda türkiye hakkında kim ne konuşuyor, kimler hangi hain planları dillendiriyor diye endişe etmem; kendi ülkemin zaafa düşmesinden korkarım; çünkü bizim kendimize reva gördüğümüz kötülüğü, dünyanın bütün mel’unları bir araya gelseler bile yapamazlar. ankara’da kapalı kapılar ardında fiskos edilen şeyler, benim için atlantik ötesinde dedikodusu yapılan şeylerden daha korkutucudur; çünkü bizde sistemin temel aktörleri ne zaman siyasete bulaşmaya kalkışsalar, acemi avcılar gibi kendimize zarar veriyoruz. endişe edilmesi gereken asıl husus budur.



20 haziran 2007, zaman gazetesi

   kacubet   22.06.2007 - 03:14
  #490262
17.

nihayet ben de chp’nin bir hayrını gördüm!



son sözü önce söyleyelim: chp’nin sivas mitingi, umduğumdan ve üstelik chp’lilerin beklediğinden daha sönük geçti; hava sıcaktı, mesai günüydü ve galiba teşkilat yeterli hazırlığı yapamamıştı. mevlana meydanı’ndaki kalabalığın sayısı, chp’li bir dostumun verdiği rakamla 7 ila 10 bin kişi civarındaydı ve sivas’tan en az 2 vekil çıkarmak isteyen bir parti, daha görkemli bir miting düzenlemeliydi diye düşünen yalnız ben değildim.



halbuki altyapı mükemmeldi, pop starlarının sahneye çıktığı yüksek podyumları andıran sahnenin yanındaki devasa ses cihazları, rock’çıları hasetten çatlatacak kadar güçlü; dev ekran mükemmeldi; fakat kalabalığın görüntüsünü ekrana yansıtan dolly cihazlı kamera, hep dar kadrajla çekim yapmak zorunda kaldı; çünkü konuşma platformu, ’zengin göstersin’ diye meydanın ortalarına kadar çekilmiş olmasına rağmen meydandaki kalabalık cılızdı.



dört buçuk sene önce deniz baykal’ın yanında yaşar nuri hoca vardı; dün o mümtaz yeri ilhan kesici doldurmuştu. baykal ilk sözü kesici’ye vermek nezaketini gösterdi. ilhan kesici, istanbul’daki iki milyon sivaslıdan selam getirdiğini ifade ettikten sonra ne kadar yürekten söylediği hakkında şüphe göstermememiz gereken önemli sözler söyledi. önce ak parti’yi yerdi, "bunlara aziz hemşehrim abdüllatif şener bile tahammül edemez olmuştur." dedi; ardından siyasi hayatımızda chp’nin varlığını merkez bankası’nın döviz rezervlerine benzetip "hin-i hacette, memleketin zor zamanlarında chp gibi kurum vardır. ben inandım ki memleketi zordan kurtaracak parti chp’dir." şeklinde konuşarak baykal’ın devlet müktesebatını övdü. kesici’nin konuşması, şahsen benim beklediğim ölçüde bir tezahüratla karşılanmadı.



konuşma sırası baykal’a geldiğinde sevinç ve coşkunluk gösterilerinden meydan hop oturup hop kalkmadı ve ben en çok buna şaşırdım. chp lideri konuşmasının en az on dakikasını ötv konusuna ayırdı ve uzun uzun özel tüketim vergisi hakkında izahlarda bulundu; galiba sivaslıların, çoğunluğu itibarıyla rençberlikle geçindiğini sanmıştı. kalabalıktan bazıları, "emeklilerden bahset emeklilerden!" diye uyardıysa da duymamış olmalı ki, terör konusuna geçerek uzun uzun 2002 yılındaki 1 milyar dolarlık hibe anlaşmasından bahsederek hükümeti eleştirmeyi tercih etti.



pankartlar arasında en dikkat çekici olanı, ’çankaya belediyesi çalışanları’na ait olanıydı; ’çankaya nire sivas nire’ diye düşünmeden edemedim. ötekiler ise ilhan kesici’nin istanbul’dan yaptırıp gönderdiği söylenen büyük ebattaki ’istanbul’daki sivaslılar kesici size emanet’ ve ’sayın ilhan kesici, ananın kucağına, cumhuriyet ocağına, 4 eylül şehri sivas’a hoş geldin’ pankartlarıydı. pankartları kesici ve baykal’ın eşbüyüklükte yan yana iki fotoğrafı süslüyordu. bir başka dikkat çekici nokta, konuşmaların yapıldığı standda arka planda yer alarak konuşmacılara refakat eden sivaslı adayların, o sıcakta takım elbiseli ve kravatlı, kesici ve baykal’ın ise spor kıyafetli olmalarıydı; spor kıyafetle standa çıkma imtiyazı, kesici’nin partideki yeni yerini de ima ediyor gibi geldi bana.



bu yazıyı bir itirafla bitirmek zorundayım: 53 yıllık hayatımda ilk defa chp’nin doğrudan bir hayrına muhatap olarak üzerine chp amblemi basılı karton şapkalardan bir tane kafama geçirdim. güneş çok yakıcıydı çünkü; ’bakalım huyum değişecek mi?’ diye kendimi kontrol ettimse de nafileydi! mitingden ayrılırken şapkayı eski mhp’li arkadaşlardan birine hediye ettim.



belki onun huyu değişir!



05/07/07 zaman gazetesi

   zyucel   05.07.2007 - 18:08
  #523079
18.

inadına itidal, inadına temkin



haberin ajanslara düşmesi üzerinden bir saat bile geçmeden, internet sitelerine yazılan okuyucu yorumları, özetle, "kuzey ırak’a girelim, bu işi bitirelim" merkezinde yoğunlaşmıştı.

12 evladımızın şehadetinden bahseden bir yazıya böyle giriş yapılmaz, farkındayım fakat bilelim; şırnak’ta 13 evladımızın şehit edilmesinin üstünden iki hafta bile geçmeden gelen bu yakıcı haber, türkiye’yi en hassas, en dayanılmaz noktasından tahrik etmeye yönelik çiğ bir kışkırtmadır. kamuoyunun feveranı karşısında hükümet, meclis, ordu ve basının itidalli davranma kabiliyeti yok edilmek isteniyor.



birileri artık, "yapın şu sınır ötesi harekatı, girin kuzey ırak’a" mesajı yolluyor; bu mesaj açık, başka türlü yorumlanamaz bir nitelikte. kim, niçin gönderiyor bu açık davetiyeyi? içerde "bir an evvel kuzey ırak’a girip hainlerin haddini bildirelim; buna karşı çıkan vatan hainidir" lobisi harıl harıl çalışmakta iken bu acı haber ortak aklı kavurup fesada uğratmayı amaçlıyor. hesap, kitap, mantık, jeopolitik, reel politik gibi ihtiyat unsurlarını savunanlara algılama ve fren mesafesi tanınmıyor. gitmiyor, sürükleniyoruz. düşünmemize fırsat verilmiyor, çekiliyoruz. sözün ve siyasetin tükendiği yere sevk ediliyoruz. bu öyle bir ortam ki, "sakin olalım, biraz düşünelim" sözü kolaylıkla ihanetin diline tercüme edilir. "bana hain, işbirlikçi, pkk yandaşı demesinler" korkusu ve baskısı siyasi aklı dumura uğratır, felç eder. böyle pis, meş’um bir psikolojik baskı havayı solunmaz hale getirmekte.



"nasıl oluyor da egemen sıfatıyla bulunduğumuz topraklarda silahlı birliklerimiz pusuya düşüyor?" sorusu bile, o baskı altında hükmünü kaybediveriyor. halbuki biz 7 ekim’de şırnak’taki saldırıda 13 evladımızın nasıl, hangi surette ve nasıl bir taksir sonucu şehit edildiğine dair düzgün ve yeterli bir açıklama duymamışız; dünkü saldırıda ise bir taburumuzun, yaklaşık 250 kişilik terörist grubu tarafından uzun namlulu silah ateşiyle pusuya düşürüldüğü ifade edilmekte. kağıt üzerindeki haliyle manasız, doyuruculuktan uzak bir izahat: 12 şehit 16 yaralı 13 kayıp! sadece şu ibare bile orada olup bitenlerin aslında ne idüğüne dair hiçbir şey söylemiyor ve merak ediyoruz: o derece sıcak bir sınıra beş kilometre mesafede geceleyen bir tabur asker nasıl pusuya düşer?



vaktiyle teröristle dağda mücadele etmek için, pusuya düşmek değil düşürmek için, eşkıya ile en azından aynı şartlarda bulunup asimetrik mücadeleyi yürütmek için emniyet’e bağlı özel timler kurulmuştu. 28 şubat 1997 sürecinin bir başka gözden kaçan özelliği ise özel timlerin etkisiz hale getirilerek ellerindeki ağır silahların orduya devredilmesi olmuştu. bu küçücük örnek bile teröre karşı verilen mücadelede hala önemli stratejik ve taktik tereddütler yaşandığını gösteriyor.



kesin olan şey, türk milletinin son ferdine kadar ülke bütünlüğünün muhafazası için kararlı ve sebatkar duruşudur; mütereddit olduğumuz husus ise çeyrek asırlık süreç içinde dağdaki teröre karşı verilen mücadelede bir şeylerin yanlış gittiği ve yanlış giden işler hakkında siyasi aklın bir türlü devreye girememiş olduğudur. bu zaaf, türkiye’yi güçsüzleştiriyor ve yıllardan beri baskı altında tutuyor. içeriden kaynaklanan meselelerimizin çözümünü dışarıda aramak ne kadar akıllıca? düşman nerede? keşke sadece ve sadece dışarıda olsa; mesele keşke sadece silahlı birlik harekatıyla söndürülecek kadar basit ve görünür bir mahiyet gösteriyor olsa?



türk milletinin, hepimizin başı sağ olsun; bu feci hadiseyi daha çok hamaset üretip eski hataları örtbas etmek yerine daha çok siyaset ve ortak akıl üretmeye vesile kılarsak şühedamızın ruhunu hakikaten şad etmiş oluruz.





22 ekim 2007, zaman gazetesi

   Spatzle   22.10.2007 - 12:48 ~ 22.10.2007 - 13:26
  #685404
19.

dtp nereye?



bu senenin başlarında "dağda çetecilik edeceklerine düz ovada siyaset yapsınlar" sözleri telaffuz edildiğinde bazılarımız, "hay allah, biz bunu niçin daha önce düşünemedik, elbette işin doğrusu da budur" diye büyük bir keşifte bulunduklarını sanmışlardı. bugünlerde düz ovada siyasetin nasıl yapıldığını görüyoruz!



dtp’nin bütün hamleleri, "nasıl olur da partiyi kapattırırım" maksadına yönelik. parti grubundan üç vekilin kuzey ırak’a gidip o devir-teslim maskaralığında rol almaları, insani niyetten filan kaynaklanmıyor; "gelin şu partimizi kapatın artık" mesajı veriliyor. nitekim ankara cumhuriyet başsavcılığı dtp kongresi’ni incelemeye almış; bunun ardı soruşturma safhasıdır, gerisi bellidir (o heyette bulunan hanım vekili, eşi pkk’lıdır diye eleştirmek haksızlık; vekilemizin asıl kabahati, kocasını seçememek değil bir tbmm üyesinin vakarını taşıyamamaktır!).



ısrarla istiklal marşı’nı okumamışlar; va esefa! "kahraman ırk" sözünden huylanıp, akif’in ırkçılık yaptığını mı sandılar nedir; halbuki o marşın ruhu, "hakk’a tapan millet" şaheserindedir! yapmayınız, müştereklerimizden bu kadar uzağa savrulmayınız; nereye gidiyorsunuz? "quo vadis domine"; guam adasına mı!



ardından terör suçu sebebiyle yıllarca hapis cezasına mahkum edilmiş hırçın bir elemanı partinin genel başkanlığına getiriyorlar; o da açıyor ağzını yumuyor gözünü. ovada siyaset yapmak bu mu, bu kadar kolay mı!



kolay olmadığını biliyorlar elbette; meşru siyaset zorların zoru. mahkeme dtp’yi, bal gibi haklı sebeplerle kapatınca bu defa, "işte gördünüz, tc barış, uzlaşma ve demokrasi yollarını kilitledi; iyiniyetimiz karşılıksız kaldı, bizi zorla parlamento dışına ittiler" demek daha kolay olacak.



halbuki dtp’nin meclis’e grup halinde girmesini iyimserlikle karşılamış "dtp büyük fotoğrafın içine girmeli" temennisinde bulunmuştuk; anlaşılıyor ki, büyük fotoğrafın içine girmeyi faydalı bulmuyorlar. hakkında kapatılma davası açılmış, soruşturulan, itham edilen bir partinin mensupları sıfatıyla mağdur rolünü benimsemek daha randımanlı görünüyor galiba?



kürt meselesinin bu hale gelmesinde devlet politikalarının, hükümetlerin, ordunun, basının kabahati var da, şu ucuz şark kurnazlığının hiç dahli yok mu? bakınız türk ordusu’nun eski yöneticileri bir anlamda özeleştiri yapıyorlar; çok önemli bir noktadır, kayda değer bir siyasi yumuşama sinyalidir; bunun yerine o özeleştirileri, "şiddetin baş uygulayıcısı olan emekli paşalar bile bugün bu hatalarını itiraf etmektedirler. geleneksel devlet anlayışı ve bu zihniyetteki partiler hiçbir sorunu çözemedikleri gibi ülkeyi her dönem içinden çıkılmaz kaoslara sürüklemişlerdir" sözleriyle itelemenin manası var mı?



anayasaya sadakat yemini etmiş bir partinin mensuplarısınız; o yemini ettikten sonra dağdaki teröristlerin temsilcisiymiş gibi türk devletine "mütareke" teklifinde bulunamazsınız. yeri gelince eleştirmekten çekinmediğimiz bu devlet, ne kadar aciz durumda kalırsa kalsın böyle laubali teklifleri ciddiye almaz; alamaz; aldığı noktada zaten bitmiş demektir.



üzülerek belirtelim ki dtp, üzüm yemek yerine bağcıyı dövmeyi daha akıllıca görerek önemli bir fırsatı imha ediyor; kendisine gösterilen iyiniyet avanslarını elinin tersiyle itiyor. anayasaya göre etnik temelli parti kurulamayacağı ayan aşikare iken etnik parti olmayı bile yeterince keskin bulmayarak örgütün, (imralı’nın) partisi rolünü üstleniyor. demek ki meşru zeminde siyaset gibi bir niyetleri yoktur, gerginliğe memur edildikleri anlaşılıyor. türkiye’deki kürt topluluğunun zeminine yayıldığını gördüğümüz sağduyu ve aklıselim, dtp’de temsil edilmiyor.



bunu hissediyor, öngörüyor ancak ihtimal vermiyorduk; en büyük tesellimiz, şu ucuz ve kolaycı siyasetin kürt tabanında kabul görmemesidir.



10 kasım 2007, zaman gazetesi.



#717046 

   zyucel   10.11.2007 - 16:07
  #717285
20.

bazı insanların zaman gazetesini alma nedeni olarak gösterdiği yazar.hakikaten hiçbirşey olmasa gazetede, ahmet turan alkan için alınır.el giderken mersine doğru biliyorsa tersine gitmekten asla çekinmeyecek nadide yazar.esprili de.

   kuhytre   29.11.2007 - 15:42
  #746089

1 2 »

 
 

sayfa

1 »

yazdır



etiket bulutu