16.
filmi de romanı da müthiş bir eser.
’’kolera sokağı’nın en kral kevaşesi eda, yatıştan sonra apış arasını yıkadığı suyu, hurdaya çıkmış metal artıklarından yapılma kerhanenin pencere iskeletinden şık bir figürle boşluğa saldı. sahte ipek gömleklerini rüzgarın asaletine satmış olan pezolar, yuttukları hapların patlamasını beklerken, eda’nın vizite suyuyla ıslanan gıli gıli salih’e "ulan artık hayatın boyunca kan derdin olmaz, bütün mitralar ayaklarına kapanıp tapacaklar sana," diyerek balinalar gibi gülüştüler. bu esnada bir konsomatris yıldız güpegündüz mahalleyi yalayarak geçti.
hayatını bu bin tılsımlı anın çarşafından geçirecek olan gıli gıli salih, havada gezinen kılları takip ederek babasının berber dükkanına doğru ikiledi.
kolera’nın çalgıcıları fil hamit’in tamirhanesinin yanında koftisine taksim atarak aletlerinin tansiyonunu ölçüyorlardı. parke taşlarının arasındaki nemli topraklardan çıkan buharlar, gıli gıli salih’in saçlarındaki pis su ve spermlerle birleşti. ancak kurnaz sokak delikanlılarının uyanabileceği bir büyü oluştuğunda, klarnetler parladı. çalgıcılar darbukalarını gerip, kemanlarına inceden ayar geçtikten sonra ağır roman havası çalarak yampiri adımlarla çitiki düğün salonuna uzadılar. gıli gıli salih, taş binaları inleten, boşluğu okşayan darbuka sesleri kaybolana kadar buğulu ela gözleriyle kara şoparların peşinden baktı.
gıli, daha çok tıfılken, ağır roman havasının ’zımbam zımalda zımbam’ sesleriyle omuzlarım dikip gözlerini iki uzun bir kısa yakarak heriflerin peşinden çitiki düğün salonuna gitmiş ve orada da sızaki olmuştu. darbukacı balık ayhan, onu yüzünde tanıdık bir gülümsemeyle uyurken bulmuş, "yıkık köprülü berber ali abi, oğluna dikkat edesin, böylesi yılan gibi oynar, ama bıçaklara rast gelmesin," diyerek babasına teslim etmişti. o günden sonra gıli ne zaman arazi olduysa babası onu çitiki düğün salonunun bahçesinde bulur olmuştu.
güneş buluttan sıyrılırken kolera’nın alemci kadınları bir omuz darbesiyle yıkılacakmış gibi duran evlerinin önünde oto tamircileriyle, marangozlarla, tornacılarla aslanlar gibi muhabbete koyuldular. bir yandan da kaynak yaparken elleri titreyen ustalara, esrarı daha kallavi içmeleri için zıvana hazırlamaya başladılar. köylü kadınlar, kocalarının mahalle hakkında anlattıkları korku hikayelerinden tırstıklarından mahkumlar gibi camdan bakıyorlardı.
aniden ortalıkta beliren gaftici fethi, fil hamit’in arabasını şanına yakışır biçimde tavladı. gaftici’nin hünerli ellerine kapılan araba, kapı ve pencerelerini cömertçe açtı. fethi yatakta dostuyla beraber doldurduğu seks kasetini de teybe sürdü. teypten çıkan seksi çığlıklar, inlemeler kolera sokağı’nı kapladı. köylü kadınlar başörtülerinin uçlarını ağızlarının önüne çekip içi gözüken tül perdelerin gerisine devrildiler. alemci kadınlar ve tamirhanede çalışanlar gaftici fethi’ye "helal olsun usta sana bu yollar," dercesine baktılar. helal olsun çekmelerinin tabii ki haklı sebepleri vardı. romantik bir otomobil hırsızı olan fethi, mahalledeki bütün mitraları incitmeden ayıklamıştı. "kulağınızı açın da beni dinleyin leylekler! ben kolera açık hava üniversitesi seksoloji bölümü mezunuyum. bugün size manitalar hakkında iki tane tüyo vericem. bunları yeri gelince en güzel şekilde kullanın. manitanın yatakta güzel sevişip sevişmediğini anlamak için ayak bileklerine bakmanız kafidir. eğer bilekleri inceyse mesele yok demektir. sizi sabaha kadar zevkten bayıltır. manita ’seni seviyorum, evlenelim,’ ayağı yapıyorsa, önce yüz mumluk ampule yarım metre mesafeden bakın. sonra gözlerinizi ampulden kaçırıp manitanın gözlerine dikin. eğer cıvırın gözlerini görüyorsanız hemen evlenin, allahına kadar sizi seviyor demektir. hadi şimdi yaylanın bakayım kese kağıtları!" gafticinin bu bayıltıcı muhabbeti kolera’da bir süre yankılandı.
fil hamit’in çırağı tilki orhan, ustasının kaynattığı çamurluğun üzerindeki çapakları taş motoruyla temizlerken gözlerine yüzlerce metal parçası kaçtı. ilk başta delikanlılığa verip gözündeki acıyı unutmaya çalışan orhan, gözü harbiden yanmaya başladığında tamirhanenin üst katında oturan puma zehra’nın kapısında metal gözyaşlarıyla ağladı. kimseye görünmeden ağladığını zannederken puma zehra, orhan’ı biraz daha ağlatıp ardından haşlanmış patatesi ortadan ikiye bölerek tilki’nin metal döken gözlerine koydu.
mevzuya fırtına gibi dalan fil hamit, tamirdeki arabanın çıtasını çaldırdığı için orhan’ın suratına tokadı giydirdi. oksijen kaynağından yanmış fil’in elleri kıpkırmızı balonlar gibiydi. "ulan köpek, ne anan var ne baban, seni bu dükkana zanaat öğren de sağda solda dilenme diye aldım." tilki orhan’ın gözünden fırlayan patatesler babasının dükkanının önünde oturan gıli gıli salih’in ayaklarının dibine kadar yuvarlandı. tilki orhan tokatlardan sıyrılır sıyrılmaz en baba arkadaşı gıli’ye koştu. orhan bir soluk alıp, gıli’ye kaybolan çıtayı bulamazsa ustasının kendisini öldüreceğim anlattı.
gözbebeklerini topaç gibi çeviren gıli, yoldan hızla geçmekte olan bir arabanın çıtasını usta bir tırnak darbesiyle uçurdu. çıtayı öfkeyle fil hamit’in gaz pedalı büyüklüğündeki ayaklarının gölgesine fırlattı. zaman bile gıli’nin bu süratli hareketine hasta olup bir an duraksamıştı.
hafiften ve bir inceden yağan yağmur kolera’yı ıslatırken gıli’nin abisi reco, dükkanın buharlanmış aynasına parmağıyla komik resimler çiziyordu. geri gelen salih, abisinin çizdiği resimleri her zamanki gibi seyre daldı.
reco, okulda teneffüse çıktığı zaman kantinden aldığı galeta ve sandviçten kaplumbağa yapmıştı. okul müdürü çocuğun bu hareketini görmüş ve reco’yu yaratıcı kabiliyetinden dolayı geri zekalılar sınıfına atmıştı! ancak sınıf öğretmeni perrin hanım, ruh hastası ve hafif denyo olduğundan, ders bitene kadar geri zekalılar sınıfına roket ateşleme antremanı yaptırmıştı. perrin hanım her gün bu dersi tekrarladığından, haşarı, aynı zamanda da hakikaten geri zekalı çocuklar, tamirhanelerin önünden topladıkları metal parçalarını tahtaya saplamaya başlamışlar, bazıları da kağıttan yaptıkları uçakları tahtaya saplı metaller arasından geçirip okulun bahçesine uçurmuşlardı. berber ali okul müdürüyle sert ve acıklı bir pazarlık yaptıktan sonra, oğlu eski sınıfına dönmüştü.
reco’nun geri zekalılar sınıfında üç gün kalması mahallede ve okulda alay konusu olmasına, evde ise babasının onunla "geri zekalı oğlum, odun kafalı oğlum," diyerek dalga geçmesine yaramıştı.
imparatorlar alemci kadınların hazırladığı zıvanaları bir köşeden çıkarıp kallavi bir tek kağıtlı hazırladılar. zanaatlarında ustalıktan sonra ulaşabilecekleri en yüksek mevkiye gelen kaportacılara bu alemdeki insanlar imparator gözüyle bakmaya mecburdu!
kısılan yağmurla beraber gökkuşağının birtakım renkleri kara şoparların sadece tahtadan ve ipten yapılmış barakalarının üstünde sevişti. kiliselerden gelen çan sesleri, kısa bir zaman sonra hafif esrar kokusu ve ezan sesiyle karışıp havayı kapladı. adam mickiewicz’in şair ruhu yüzyıllık müzesinden kalkıp balıkların ve sokağa gönül vermiş çamaşırların arasından geçip kilisenin istavrozuna kondu. kolera’da böyle bir görüntü turalarken, imparatorlar, cıgaralarından babacasına çektikleri dumanı kara şoparlarm bulunduğu yıkıntılara doğru üflediler. aynı esnada, akşam gaspa çıkacak şoparlar, bıçaklayacakları adamların rahat ölmeleri için dillerinin ucunu tükürükleyerek bıçaklarının oluklarını temizliyorlardı.
yıkıkköprülü berber ali, orso’nun kahvesinden, mekanına geldiğinde reco’nun aynaya çizdiği helikopter ve uçan adam resmi, ali’nin sertliğinden ürküp buharlaştı. reco, gözünden rulman bilyası gibi döktüğü yaşlarla havluları katlayıp sokağa damladı. en ağlayan elbiselerini giymiş, ellerinde çiçeklerle kiliselerine giden rumları, ermenileri ve süryanileri seyrederek kendini avuttu. bütün bu covinolar kiliselerden gelen çan seslerine müthiş derecede tutkundular.
on üç yıldır aynı mekanda berberlik yapan yıkıkköprülü ali, yakışıklılığı ve zarif kavgalarıyla en korkunç adamları bile yıldırmıştı. haybeye racon kesmediğinden covinolarla bitirimlerin arasında kendisine demir gibi hava yaratmıştı. askerliği sırasında gördüğü bu mahalleden bir daha kopamamış, hemşehrilerinden uzaklaşıp karısıyla beraber kolera’ya yerleşmişti. papikçilerden, psikopatlardan ve haybeci kabadayılardan korunmak için, aynı zamanda kolera’da tutunabilmek için kelle koltukta çarpışıyordu. bu da kolera’da yaşamanın cabasıydı.
berber ali, kolera’daki hayatın ciğerine ve sertliğine daldıktan sonra hesapta hiç yokken zevk düşkünü kevaşelerin aşk tuzağına kendini kaptırmıştı. çapkınlık yaparken ayakbağı olmasın diye karısına öyle tırsınç hikayeler anlatmıştı ki, kadıncağız ’dışarı çıkarsam boğulurum,’ korkusuyla uzun yıllar sokağa ayağını göstermemişti. şehrin sokaklarının sularla kaplı olduğunu, yağmur yağdığında denizin yükselip taşacağını, küçük bir yıldırım hareketinden şehrin tamamıyla yıkılacağını sanan imine yaşamını cam kenarına satmıştı. bu yüzden evde reco ve gıli’nin bakışlarını altüst eden bir gerilim saklıydı.
reco, aynada kaybolan resimlerini düşündükçe suratı matem siyahına döndü. kiliseye giden covinoların arkadan ve yandan görünüşünü boşluğa çizerek teselli buldu. dükkanın önünde paslı sandalyede oturan kardeşini şeytanca bir numarayla ekti. taş binaların altında kurulan sokak sergisine gazlamak, resimli roman dünyasına ruhunu satmak reco’nun tek zevkiydi.
gıli’nin terbiyeli bakışlarını yere dikip sert bir hayale daldığı sıra, kırık şırıngıların gölgesinde büyüyen kolera’nın çocukları, marangoz mimi usta’-nın dükkanına doluşup tahta oyuncak yapması için yalvarmaya başladılar. mimi usta çalıştığı pulanya makinesinin şalterini kapatıp makine tam anlamıyla durana kadar başından ayrılmadı. alet durunca çocukların üstüne silkeledi. çocuklar kar yağıyormuş gibi sevindiler. mimi usta’nın kafasındaki talaşlar uçuşunca, ahşap renkli saçları, sapsarı, eksik ve çürük dişleri, binlerce manaya gelen ince kavisli yüz çizgileri ortaya çıktı. çocuklar iki dakika sonra mimi usta’nm dükkanından ellerinde kılıçlar, tabancalar, ok ve yaylarla dışarı fırladılar. mimi usta çocukların arkasından sevgilerin en güzeli, en namuslusu ile baktı. kimisi kızılderili, kimisi kovboy olan kolera’nın çocukları, güzel bir çocukluk hatırası olacak günü, olanca terleriyle yaşamaya çalıştılar. dükkanın önündeki paslı sandalyede oturan salih, oyun oynayan arkadaşlarını her zamanki gibi cıvalı gözlerle seyre daldı.
kolera’da olup biten her şeye kansan zengin ve softa takımı, hiç aksatmadan tertemiz giyinip kiliselerinde rumlara bir pislik yapmadan rahat edemiyorlardı. bu defa, çocukların ellerindeki okların ucuna teneke sarıp oklann ucunu sivri ve saplanır vaziyete getirerek, ahenkli adımlarla kiliseye gitmekte olan rumların üzerine saldırttılar. çocuklar, savaş baltalarının topraktan çıktığına inanıp ’hoka hey’ ve ’allah allah’ naraları atarak kiliseye girmek-
te olan rumlara oklarını çekip çekip bıraktılar. oklar, süryani kadınlarının cazur cuzur kızarttıkları iğrenç kuyrukyağı kokusunu delip kilisenin nakış gibi işlenmiş kapısından gerisingeriye döndü. kolere’ya yayılan bayıltıcı kuyrukyağı kokusu gıli gıli’nin midesinde fırtına gibi esip gözlerini kararttı. nefes almakta güçlük çeken salih, dükkana sürünerek girip havlu dolabının arkalarında sota bir yere sakladığı ojeyi çıkarıp defalarca koklayarak kendine gelmeye çalıştı.
kiliseye saldıran kurnaz çocuklardan birkaçı alçak duvarların üzerinden tekrar oklarını çektiler. oklardan biri hedef gibi hareketsiz bekleyen kilisenin görevlisi panayot’un ayakkabısının topuğuna saplandı. panayot, kilisenin bahçesinde duran çalı süpürgesini kapıp sakat ayağını zorlayarak, seke seke çocukları mahallenin içine kadar kovaladı. çocuklar panayot’un üzerlerine gelişinden tırsıp ellerindeki baltaları, okları panayot’a gelişigüzel atmaya başladılar. atılan oklardan biri kahveci orso’nun oğlu şenol’un gözüne saplandı. şenol çığlıklar atarak kolera sokağı’nı inletirken, softa takımı, çocuğun gözünde saplı duran oka hiç el sürmedikleri gibi onu alıp hastaneye götürmeyi akıllarının ucuna bile getirmediler. gıli gıli salih, inlemeler arasından panayot’tan tarafa sert bir bakış fırlattı. salih yürümekte yeni yeni ustalaştığı bebeklik günlerinde kilisenin çan kulesine tırmanmış, çıplak ayaklarını kuleden aşağıya sarkıtıp boşluğu seyre dalmıştı. panayot onu kuleden indirip babasının ateş kusan ellerine atmıştı. sandalyeden fırlayan salih, şenol’un gözüne saplanan oku direk bir el hareketiyle korkusuzca çekip çıkardı. dükkana koşup pamuk ve kolonya getirdi, şenol’un gözünden akan kanı dindirmeye çalıştı. şenol, acılar içinde kıvranırken gıli gıli’nin bu hareketini beyninin unutulmaz dostluklar bölümüne yazmayı ihmal etmedi. orso, olayı duyar duymaz seyyar ciğerci tıbı’nın atıyla dörtnala oğlunun yanına uçtu. yerde ayılıp ayılıp bayılan şenol’u gaftici fethi’nin yardımıyla atın arkasına koyup doludizgin hastaneye gazladı.
kolera’da oturanlar akşamın olduğunu yoğurtçunun çan seslerinden anladılar. ansızın şak diye yanan sokak lambaları, ezelden tersoların suratla-rındaki hüznü silmek, lavukları mutlu etmek için rüzgarın yardımıyla yine titrek ışık oyunları yaptı.
gecenin öncülüğünü, sonuna kadar açtığı hoparlörlerden mahallenin dört tarafına yayın yapan gaftici fethi kaptı. elindeki yarım duble rakıyı erkekten dönme manitasının şerefine kaldırıp şova başladı. "lombaklar, zevk soframa gelin, bana doğru uzayın! bir kere kuyruklu yıldızı kesin olarak bilmeniz lazım. çünkü onun içinde insanlar olduğuna eminim. erkek değilse bile kadınlar olduğuna eminim. inanın ki o yıldız geçerken bütün erkeklik damarım kabarıyor, acayip hisler duyuyorum. sanki bir cıvırla yatıyormuş gibi oluyorum. inanın o bir yıldız değil. daha doğrusu uzay gemisinden başka bir şey değil. diğer galaksilerde yaşayan kadınlar, kocalarının uzay gemilerini kapıp öylece dolaşıyorlar. hatta bir akşam, ay senin dünya benim hesabı gezen o karılardan birine rastladım, ama boyu bizden kısaydı. ancak çok güzeldi. bir gözünün içinden nehirler, şelaleler akarken, öbür gözünde açelyalar açıldı. anında özel bir formül yaratıp çok kolay yedim onu. uzaydaki manitaların bile problemleri
aynı."
devetüyü paltolarını sırtlarına atmış, siyah kedigözlükleri, dibi zıvanalı purolarıyla son model arabalarından inen kumarbazlar orso’nun mekanına dalınca, bitirimlerin coşkuyla başlayan sıcak yaz gecesi titredi. kumarbazlar, bellerindeki agiri sadece oyun kuracakları rakiplerine her zamanki palto açıp kapama hareketiyle gösterdikten sonra, kolera’dan uzun gölgeleriyle geçerek kahvenin sota katına çıkıp yılanlar gibi kumara daldılar.
gıli gıli salih, annesinin yolup pişirdiği güvercini mideye indirdikten sonra, uyumak için evin teras katına yumuşak adımlarla çıktı. reco, evde sadece babasının oturduğu antika koltuğa yayılmış, elindeki çizgi romanın en heyecanlı karelerini, roman kahramanıyla aynı tehlikeleri, zevkleri paylaşarak okuyordu. berber ali’nin ışık hızıyla reco’nun gözüne yansıttığı ateşli bakışları, reco’yu onluk çivi gibi koltuğa çaktı. "ulan geri zekalı! biraz kardeşine çeksen olmaz mı? elinde bir kitap, it gibi okuyorsun vıttırı zıttırı şeyleri. bir gün de okul kitaplarına böyle çalışsan, her seneki gibi beş zayıfla, sulu gözlerle gelmezsin. kalk! gözüm görmesin salak oğlu salak..." reco, babasının aslan kükremesi sesinden korkup öksüz çocuk misali koltuktan kalktı. dağılmış duygularını odada bırakıp kadife gözyaşlarıyla tek dostu yatağına kuzu gibi serildi. gıli gıli salih, odasında sıcaktan uyuyamadı. yarım uykulu gözlerle odadaki halıyı balkona serip sırtüstü yattı. yattığı yerden yıldızlarla, ayla oyunlar oynayıp dalmaya çalıştı. tüm bunlara rağmen uykusu gelmeyince gecenin bir yarısı kalkıp balkonda bir hayal gibi dolaşmaya başladı. uzay boşluğunu acemi bir kameraman gibi tarayan gözleri, beynindeki yönetmenin emriyle kolera’nın taş binalarına doğru isteksiz isteksiz süzüldü. balkonun karşısındaki evlerin içindeki manzarayı görünce afallayıp odaların içine zum yaptı. şakır şukur sevişen insanları tül perdelerin gerisinden zevkle seyre daldı. gözleri zaman zaman alemci bir lombağın gözleri gibi dışarı fırladı. kulağına gelen siren sesleriyle bakışlarının istikametini sokağın altlarına doğru yöneltti. aşağıda on, on beş çıplak kadının panter gibi koştuğunu, arkalarından gelen zarbo arabasının siren çalarak kadınları son gaz kovaladığını, tek şahit olarak gördü. geceye yayılan yanık insan kokusundan mahmurlaşan gıli gıli, duygularını yumuşatmak için balkondaki kırık kiremitlerin arasına sakladığı ojesini çıkarıp defalarca soludu. oje kokusu ruhuna yayıldıkça gövdesi hafifledi. halının üzerine tüy gibi düştüğünde, hayat kadınlarının çığlıkları ve zarboların cop sesleri, hızlı şoförlerin acı patinaj seslerine karıştı.
lağım suları ve fare sürüleri uyuduğunda, kolera sokağı’nın gece gündüz yaşayan herifleri, barakaların arasından uzayıp pavyonlara, düğün salonlarına doğru vurdular. aletlerini dokuz-sekiz ritminde tırmalaya tırmalaya geçtikleri kuytularda, malbuşçu ve cıgaracı kadınlar, iskambil kağıdı gibi kırıtarak oynuyorlardı.
kara şoparlar, hayatın maske takmış yüzünü her gece düşürmeye, gerçek yüzünü çıkarmaya sanki doğuştan kararlıydılar. gıli gıli salih, rüyasında şenol’un gözüne saplanan okla boğuşurken, kara şoparlar, tenlerinin karalığını gecenin karanlığına yedirerek taş sokaklara sis gibi girdiler. kucaklarındaki kedileri okşaya okşaya balkonlu ve teraslı evlere doğru yürüdüler. esrar ve ekmek paralarını zavallı tekirlerin sırtından kazanıyorlardı. şoparlar berber ali’nin evinin önünde duruzladılar. berber ali’nin karısı imine’nin camdan sarkıttığı halı, sokak lambasının ışığında parlamaktaydı. kediler, kendilerini birden iki buçuk metre yukarda buldular. tırnaklarını can havliyle halıya takıp halıyla beraber tıslayarak aşağı uçtular. şoparlar papiklendikleri vakit, işe çıkardıkları kedileri, en uzak yıldızlara kadar fırlatabiliyorlardı. kedilerin çığlık çığlığa miyavlaması ve halının saklayarak yerde patlaması, bir kenar mahalle uykucusu olan ali’yi anında yatağından zıplattı. cama çıkıp aşağıdan gelen gürültünün ne olduğuna baktığında, halıyı kucaklayıp götürmeye çalışan şoparları gördü. "ulan pezevenkler! bırakın o halıyı olduğu yere, defolun gidin. aşağı inersem kulaklarınızı uçururum. ben hayatımı usturanın ucuyla kazanıyorum!" diye gürledi. ali’nin bağırması kolera’da uyuyan kim varsa, hepsinin kalkıp lambaları yakmasına ve olayı seyretmesine yaradı. mahallede oturanlar için bu gibi vukuatlar gece yarısı eğlencesinden başka bir şey değildi. şoparlar ali’nin bağırmasını kulak arkası edip halıyla beraber taş sokaklardan barakalarına doğru kaçtılar. ali karısının köyden uğur olarak getirdiği büyük halı makasını kapıp şoparlann peşinden yıldırım gibi sokağa fırladı. ağzından alevler çıkararak kolera’yı kıvılcıma boğdu. berber ali’nin belasından ürken hırsızlar, adam mickiewicz’in müzesinin civarında sota bir vaziyette dondular. ali, şoparlann önüne kurt gibi dikilince, içlerinden biri bıçağını çekip sokak lambasının ışığında parlattı. ancak ali, bu ucuz sokak numarasını yemeyip elindeki makası kurnaz bir bilek hareketiyle şopara sapladı. makası yiyen şopar olduğu yere asker bavulu gibi devrildi. ağzından köpükler saçarak öteki şoparın tepesine inen berber ali, aslan pençesi olmuş elini adamın yüzüne atıp yanağından bir parça kopardı. arka arkaya gelen meşhur tokatlarıyla şoparı saniyede bayılttı. ikisini de götürüp kanunun birinci basamağına teslim etti. eve dönerken cavit baba’nın meyhanesine uğrayan berber ali, sinirlerini yatıştırmak için dört kadeh rakıyı arka arkaya götürdü. cavit baba’mn ısmarladığı son dubleyi de aheste aheste içerek seyyar ciğerci tıbı’nın yanına çıktı. küçük bir rüzgar hareketiyle tıbı’nın atı şermin’den yayılan parfüm kokusu beyin damarlarına işleyince, tıbı’nın hayat hikayesi, rakının hiç küçümsenmeyecek etkisiyle, gözkapaklarının içinde süper projeksiyon filmlere dönüşerek oynamaya başladı.
tıbı, dünyanın en masum ve en temiz adamıydı. karısından başka hiçbir yaratığa alıcı gözüyle bakmaz, sadece ve sadece karısı için yaşar, ona tapardı. tıbı, bir sonbahar günü, orso’nun kahvesinde köşeye çekilmiş günün yorgunluğunu üzerinden atmaya çalışırken, tamirci çıraklarından birinin gelip "tıbı abi evin yanıyor!" demesiyle, kahveden uçmuştu. üçüncü katından dumanlar çıkan binanın önüne birikenler tıbı’yı engellemeye çalışmış ancak havalarını almışlardı. tıbı, yanan bez parçalarının göz yaşartan dumanına, camlardan dışarı fırlayan alevlere rağmen karısını kucaklayıp dışarı çıkarmaya karar vermişti. var gücüyle kapıya tekmeyi giydirdiğinde, odanın içindeki dumanlar harr diye alev almış, tıbı’nın bütün bedenine soğuk bir şakayla hoş geldin demişlerdi. suratına vuran, elbiselerini saran ateşten korkup soluğu binanın dışında aldığında, mahalle halkı tıbı’nın üzerine su döküp söndürmüştü. suyu yiyen tıbı sersemlemiş, sudan çıkmış balığa önmüştü. sırtını duvara vermiş, şaşkın bir surat ifadesiyle karısını sayıklamaya başlamıştı. "yavrum o, kuzum o, sevgilim o, manitam o, her şeyim o," diye diye duvarın dibine çökmüştü. itfaiye arabalarının kırmızı ışıklan kolera’ya yaklaşırken, yanık insan kokusu bütün mahalleye yayılmıştı. büyük bir başarısızlıkla yangın söndürüldükten sonra, tıbı’nın yatak odasında, vücuduna yapışmış naylon gecelikle yatan karısının ve çıplak bir adamın kararmış cesetleri bulunmuştu. bu haber bayılmak üzere olan tıbı’nın kulağına geldiğinde, tıbı ancak hakiki delikanlıların edebileceği bir yemini bağırarak tüm mahalleye duyurmuştu. o günden sonra hiçbir kadına bakmayıp bütün kadınlardan nefret etmeye başlamıştı. tıbı bundan sonraki hayatını erkeklerle konuşarak, dudaklarını boyayıp, gözüne sürme çektiği atı şermin’le sevişerek yaşamaya karar vermişti.
berber ali, tıbı’nın geçmişine ait filmi kafasında oynatırken şermin’in kişnemesiyle kendine geldi. tıbı ile makaradan, tıraştan, kofti muhabbet yapıp, yolda yürürken sekiz çizmemeye dikkat ederek evine doğru uzaklaştı. ali eve yaklaştığında "tikanis kalayse," diyen bir ses duydu. kafasını kaldırıp sesin sahibinin madam eleni olduğunu görünce, "kalaime eleni, kalaime," deyip iyi olduğunu iki kelimede anlattı.
ali’nin karısı imine, çizgi roman için kavga eden salih’le reco’yu ayırmaya çalışırken, berber ali her zamanki numarasıyla eve sessizce damladı. birbirleriyle kapışan çocukların birini bir duvara birini de köşeye atıp "gavur çocuğu gibi gece yarısı kitap okuyacağınıza besmele çekin de yatın imansızın çocukları!" diye haykırmaya başladı. çocuklar babalarının sesinden tırsıp yorganları kafalarına çektiler.
yeniden uykuya dalındığında, kara şoparlar karakolun arka kapısından güle oynaya çıkıp nöbetçi eczaneyi soymaya gittiler.
gece, denizden gelen uğultular, at kişnemeleri, kriz geçirip kendini jiletleyen morfinmanların çığlıkları sabaha ilerledi.güneş bir ufuktan uykulu yüzünü çatılara sürerken, pavyonlarda yorulan konsomatris kadınlar, birer ikişer kolera’ya döküldü. tersanenin gıcırtıyla açılan dev kapısı, metal sokaklardan yola çıkan işçileri timsah gibi kaptı. metal sokakların çelimsiz, kara kuru çocukları, çalıştıkları atölyelerin kepenklerini sözbirliği etmişçesine öfkeyle kaldırdılar. kepenklerin kulak çınlatan sesi, beş dakika on dakika hesabıyla sabah uykusunun tadım çıkaran imparatorların keyfini böldü.
hamit usta’nın çırağı tilki orhan, her tarafından sıvalan dökülen, tozlar uçuşan tamirhaneyi süpürüp eline aldığı pis bir üstüpü parçasıyla son model arabanın üstündeki bir karış tozu silmeye başladı. sildikçe üstüpünün içine karışmış metal parçaları ve topraklar orhan’ın temizlemeye çalıştığı arabayı çizdi. ancak orhan bu olayı ne gördü ne de hissetti. işi bitince, puma zehra’nın kapısına çöküp atölyedeki su bidonundan çıkardığı çamurluk çekicini toprağa sürerek parlatmaya, kahvecinin getirdiği demli çayı da hapçılar gibi uzun dudak darbeleriyle mideye göndermeye başladı. demircilerin, hurdacıların, imparatorlann düzenli çekiç darbeleri kolera sokağı’na kaliteli bir darbuka sesi gibi dağıldı. marangozların pulanya ve şerit makinesinden gelen uğultular, tornacıların ağır devirde çalışan çelik kesme tezgahlarının yanına yaklaşıp gecelerin alemci kemancısı paganini fikret’in keman sesi gibi sokak sakinlerinin kulağını hafifçe okşadı. sesleri duyan şoparlar, toz rengi yataklarından kalkıp sabah sabah metalik roman havası oynadılar.
kara çantalı, hükümet suratlı adamların kolera’da dolaştığını haber alan atölye sahipleri, sigortasız çalıştırdıkları çırakların, kalfaların ceplerine harçlık koyup işyerlerinden uzaklaşmalarını emrettiler. tilki orhan, iş arkadaşlarıyla beraber yağlı elbiselerle, nasırlı ellerle, kulaktan dolma hayat bilgisiyle şehrin göbeğindeki sinemalara doğru ilerledi. o esnada reco babasının dükkandan dışarıya çıkmasından yararlanıp çizgi film seyretmek için kasadan bir teklik kaptı. miki maus’un sevimli kahkahasına doğru koşarak uzaklaştı. her sabah sinemaların üşüten koltuklarına gömülüp maus’u görebilmek için çok sevdiği olimpos gazozunu defalarca feda etmişti. berber dükkanının karşısında oturan otuz beşlik dul madam, reco’nun kasadan para alışını, berber ali’ye cilveli cilveli anlattı. madam eleni’nin işi gücü evinin hela camından ali’nin yakışıklılığını, dükkanın içinde kımıldanışını kesmekti. eleni’nin boynu hela camından baka baka devekuşu gibi uzamıştı. kara çantalı adamlar, teftiş yapıp atölye sahiplerine ’atölye temizdir, çalışabilir,’ raporlarını imzalattılar. işyeri sahipleri, kara çantalı adamlar gittikten sonra çamurlu sokaklardan geçip çırakların, kalfaların peşine düştüler.
kolera’nın namı diğer kabadayısı arap sado, berber ali’nin dükkanında enseyi hafif düzelttirip, sinekkaydı tıraş olduktan sonra, boy aynasında kendini tepeden tırnağa inceledi. gıli gıli salih, arap sado’nun sırtındaki kılları, kırmızı renkli, gürgen ağacından yapılma elbise fırçasıyla bir güzel temizledi. arap sado, berber ali’ye tıraş parasının iki mislini bırakıp gıli gıli’ye döndü. ceketinin zulasından çıkardığı muhteşem çakısının düğmesine basıp salih’in gözünün önünde ’ştak’ diye açtı. gıli gıli her zamanki gülümseyişle sado’ya bakıp "ört, cebine koy," dedi. beklediği cevabı alan arap sado, köpekler gibi gülüp gıli’ye havada iki perende attırdı. yanaklarından öptükten sonra kafasını sol omzunun üzerine hafiften yıkarak, sustalı bıçak gibi açılan bacaklarıyla takıldığı mekana doğru heybetli bir vaziyette yürüdü. arap sado her ne kadar yalnızlık çekmese de, yine de tek başınaydı. boşa bilet kesen haraççı, yeniyetme heybeciler, kabadayılığın şerefini beş paralık ederken, sadece o, kolera’da geçmiş yılların en güzel güneşleri gibi parlamaktaydı. horoz mustafa, jilet niyazi, kör beko ve sepetçi şair’den bugüne kalan canlı bir hayaldi. lakabı, onu kara bir büyüye benzeten, doğuştan yetenekli, haysiyetli bir kabadayı olarak kalbinde beslediği jilet niyazi’den hatıraydı. yolda yürümesinden, yapacağı icraatın seçimine kadar harbici olmayı, zenginden alıp fakire vermeyi, hapistekine, hastanedekine, düşmüşe, dula, yetime yardım etmeyi jilet baba’dan öğrenmişti.
hükümette kalemleri kırılmış, defterleri dürülüp bir rafa konmuş olan bu insanlar, kolera’nın soluk kesen muhabbetlerinin ölmeyen devleriydiler.
ayaklı gazete puma zehra, erkekler dünyasına doğru mobiletiyle açılıp kolera’da alnının teriyle çalışan, haram paraya sırt çevirmiş esnaflara, or-so’nun oğlu şenol’a koyun gözü takılacağı haberini, ince detaylarla, üzgün surat ifadesiyle kırıtarak anlattı. gaftici fethi, ayı oynatıcısının tefini kapıp or-so’nun oğlu için tüm mahalleden yardım toplamaya çıktı. esnaflar gönüllerinden ne koparsa, caz etmeden tefin içine attılar. fethi, yardım almak için softaların yanına yaklaştı. kafa kafaya verip "nasıl etsek de caminin minaresindeki altın kaplama yıldızı bir sahtesiyle değiştirsek," diye plan programa dalmış olan softalar, "defol pis hırsız!" diyerek gaftici’yi aşağıladılar. softalara kızan fethi, gömleğinden üç düğme çözüp elindeki para dolu tefle orso’nun mekanına doğru kaldırım taşlarını çatlatırcasına zangır zangır yürüdü.
şenol’un koyun gözü takılmış yüzünü, bundan sonra her şeyi nasıl göreceğini hayal etmeye çalışan gıli gıli, dehşete düşüp bir koşuda tilki orhan’ın yanına uzadı. birlikte deniz kenarındaki -yazın bile çamurları kurumayan- parka zıpladılar. tilki orhan, cebinden çıkardığı karpit parçasını toprağa gömüp üzerini çamurla kapattı. salih, parkta bulduğu boş boya kutusunu orhan’ın kurduğu tuzağın üzerine koydu. gazete kağıdından yaptığı fitili de çamura sokup tilki’nin yanına kaçtı. iki arkadaş şenol’un şerefine fitili ateşlediler. aheste yanan fitil çamura yaklaşınca, toprağın içinde sıkışan karpit dumanı büyük bir gümlemeyle patladı. boş boya kutusu bulutlara doğru yükselirken, salih ve orhan "keşke şenol da bu manzarayı görseydi," diye, göz ucuyla kısacık bakıştılar.
deniz koyu lacivert olup bulutlar grileştiğinde, tersanenin paydos zilini duyan işçiler, üzgün ve çökük suratlarla metal sokaklardaki evlerine doğru
kendilerini bıraktılar. freni patlayan kamyonun elektrik dağıtan trafoya çarpmasıyla kolera kömür rengini aldı. metal sokaklarda çalışan tamirci çırakları, ustalarının emriyle ellerindeki şalamaları yakıp geceyi gündüze çevirdiler. imparatorlar şalamalardan gelen ışığın altında, yarım işlerim bitirmek için takır takır çalıştılar. köylü kadınların "yangın çıngıdan çıkar, söndürün onları!" diye bağırmaları şenol’un gözü için üzülen mahalle sakinlerini, bitirimleri, covinoları neşeye boğdu. kolera’nın kurnaz sokak delikanlıları, kız sevgililerini, erkekten dönme manitalarını kollarına takıp salama ışıklarının yansımadığı ara sokaklarda onlarla öpüşüp tırmalaştılar. şalamaların ağzından çıkan okyanus mavisi, kanarya şansı, bayrak kırmızısı renkler cura baba’nın türbesine yayılırken, gaftici fethi, kurnazlıklarını daha önceden bildiği narin elli, uzun parmaklı çocukları, hırsızlıklara has sadakat yemini ettirmek, gafticiliğin sırlarını yaralı kurtlara öğretmek amacıyla cura baba’nın türbesinin önünde sıraya dizdi. "ses kes! hareket öğren! beni dikkatle dinleyip söylediklerimi aynen uygularsanız zarbolarla hiçbir zaman başınız belaya girmez. gaftiye çıkarken kendinizi çakı gibi hissetmeniz lazım. ayağınızda spor ayakkabılar olsun ki ters bir durum karşısında anında olay yerinden kirişi kırasınız. sabah ezanının okunduğu anlar gaftiye çıkmak için en iyi zamandır. bütün holtalar sabah uykusunun en tatlı yerindeyken, siz ezan sesinin gürültüsünden yararlanıp işinizi çıtır çıtır bitirirsiniz. aynı zamanda vukuat gündüze dahil olduğu için yakalansanız bile cezanız yan yarıya hafifler. parmaklarınızı her sabah bu türbenin köşesinden alacağınız ince kuma yarım saat sokup çıkann. göreceksiniz ki parmaklarınız eskisinden daha narin, çevik ve iş bitirici olacaktır."
gaftici fethi, mesleğe yeni girecek yaralı kurtlara, yemin töreninden önce adaba uygun olarak mumları yaktırdı. "biladerlerim, kardeşlerim, kankalar! kolera’dan uluslararası hırsızlık madalyası kazanmış bir düzine hünerli gaftici çıktı. bu şahsiyetlerin ’saat kaç kardeş?’ dedikleri insanlar, ömür boyu saatsiz dolaştılar. aralarında öyle evciler vardı ki, yüzlerine kömür karası sürüp karı koca arasında gezinir, kendilerini göstermezlerdi."
yaralı kurtlar, sabah ezanında işe çıkacaklarına, işe çıkarken damarları açılsın diye sentetik tiner koklayacaklarına, parmaklarını her sabah ince kumda çalıştıracaklarına, -bu yemin pek geçerli olmasa da- mahalle halkına dokunmayacaklarına, bir kedi gibi sessiz yürüyeceklerine, hayati tehlike olmadıkça kan dökmeyeceklerine, hep beraber bağırarak söz verdiler. tören merasimine geç uyanan seyirci kalabalığı, sadakat yeminine geçildiğinde, cura baba’nın etrafında yarım ay şeklinde toplandı. koleralılar, arkadaşlarını zarbolara ihbar eden gafticilerin, büyük bir voli vurduktan sonra köşesine çekilip huzurlu hayat yaşamak isteyen uyanıkların, azrail’in asasını kafalarına yediğini bildiklerinden, töreni nefeslerini tutarak izliyorlardı. gaftici fethi’nin "damperli araba çarpsın mı, zarbolar çarmıha gersin mi, kafanıza kayalar yağsın mı?" diye yankılanan sert nağmelerinin ardından, yaralı kurtlar "çarpsın, yağsın!" diyerek bağırmaya başladılar. bir yandan kalabalığı kesen fethi, bir yandan da çocukların yemin ederken ayaklarını kaldınp kaldırmadıklarını dikiz etti. töreni dağıtmadan yaralı kurtları manita okşar gibi kutlayıp, kulaklarına, yeminlerini tutmazlarsa cura baba tarafından cezalandırılacaklarını fısıldadı.
gece, sarhoş olup sokaklarda neşeli şarkılar söyleyen lombakların coşkulu sesiyle, taş binaların altında kahve höpürdeten covinoların çikolata fabrikasından gelen kokuyu muhabbetlerine sindirmeleriyle sabaha doğru yürüdü.
berber ali besmeleyle dükkanın paslanmış kilidini açtı. gıli gıli, berber dükkanının camını, lavabosunu, aynasını silip eski gazetelerden sakal tıraşı için köpük kağıdı yapmaya başladı. iki gazeteden bir hafta kullanılacak kadar köpük kağıdı çıkarıp kolonyaların arasına sokuşturduktan sonra, her zaman oturduğu sandalyesine bakıp derinliklere daldı. konsolos plakalı, ful aksesuarlı, son model bir amerikan arabası berberin önünde frenleri kazıklayınca, ali, ilk müşterisinin zengin biri olduğunu sanıp sıkı sıkıya avuçlarını ovuşturdu - her esnaf gibi zenginlerin bıraktığı siftahın uğurlu geldiğine inanırdı. renkli camlı arabanın kapısı açılınca, tamir ettiği arabalarla hava atmaya bayılan fil hamit, isli suratı, yağlı saçlarıyla, domuz gibi sırıtarak aşağı atladı. berber ali, fil hamit’in mıymıntı şakasına karşılık iş önlüğünün cebinden meşhur zaza marka usturasını çıkarıp duvarda asılı deri kayışta şaklatarak bilemeye başladı. usturayı önlü arkalı salladıkça, aletin bir yüzündeki kartal, öteki yüzündeki yılanı ısırıp ısırıp bıraktı. her zamanki terbiyeli gülüşüyle babasının ustura oyununa dalıp giden gıli gıli, madam eleni’nin "ela!" sesiyle irkilip dükkandan dışarı fırladı. madam eleni her sabah ıslak tabut sesiyle salih’i çağırıp berber ali’ye tabağında lokum olan az şekerli bir kahve sallandırırdı. salih porselen fincandaki kahveyi titrete titrete götürüp babasının önüne bıraktı. berber ali, madam eleni’nin kendisine gösterdiği ilgiden heyecanlanıp fil hamit’in yüzüne küçük bir faca açtı. müşterileri kıllandırmayan bu façayı ancak kolera’nın sanatkar berberleri atabilirdi.
poğaçacıların ve simitçilerin yanık sesi mahallede dalgalanırken, kolera’nın yeraltı dünyasını ele geçirmek isteyen yamuk suratlı, yengeç yürüyüşlü adamlar, sokak aralarına dağılıp arap sado’ya pusu kurdular. dostunun evinden yorgun argın çıkan arap sado, yumurta topuklu, sivri burunlu, ultra rugan ayakkabısının ökçesine basmış, kendisine kurulan tuzaktan habersiz, oltu taşından yapılma tespihini şaklata şaklata mahallede sabah voltası atıp, berber ali’nin dükkanına damladı. nazik cildi yıpranmasın diye sakalından bir perdah aldırıp, gıli gıli’ye her zaman yaptığı bıçak şakasını tekrarladı. gıli, gözlerini kapatıp sessizce gülünce, sado, berber dükkanının tabanına cebindeki bozuk paraların hepsini siftah niyetine atıp kolera’nın ara sokaklarında boy göstermeye çıktı. arap sado’nun berber dükkanından çıktığını gören yengeç herifler, planları gereği adres sormak için arap sado’nun önüne iki kişi yolladılar. sado, kolera’da hiç olmayan adresi soran kişilerden kıllanıp elini ceketinin zulasındaki emanete attı. yengeç yürüyüşlü adamlardan biri arap sado’nun arkasına sessizce yaklaşıp elindeki bıçağı sado’nun sırtına, ense köküne defalarca sokup çıkardı. arap sado, berber dükkanının önündeki parke taşlarının üzerine kan fışkırtarak serildi. yengeç herifler işlerini bitirip ko-lera’daki iyi insanların geçmeye cesaret edemedikleri sokaklara dağılınca, arap sado yıkıldığı taşların üzerinden kırık topaç gibi kıvranıp "salih, salih, koçum! namım, şanım, her şeyim senin, senin!.." diye bös bös böğürdü. gökyüzü bile gözyaşlarını tutamayıp ağlamaya başladı. arap sado, başına toplanan kalabalığın çıkardığı "ne olmuş? nasıl olmuş?" seslerinin altında gerçek bir müslüman gibi salavat getirerek, yeni doğmuş çocuk masumluğunda çırpınarak hayata gözlerini kapadı. zarboların siren sesi kulakları çınlatmaya başladığında, gıli gıli salih, arap sado’nun kanlar içinde yatan bedenine kapanıp sado’nun o muhteşem çakısını kaptı!
imparatorlar, tornacılar, marangozlar, çocukları sünnet ettiren, giydiren, bekar gençleri evlendiren, tersoların cebine harçlık koyan babacan kabadayının ölmesiyle bulanık bir hayale dalıp çalışmayı kestiler.
arap sado’nun mertliğine, yardımseverliğine hayran olan kadınlar, her nakışına gözyaşlarının düştüğü patiskaya, karanfil ve lale deseni işleyip kefen hazırlamaya başladılar.
o akşam kolera’nın iyi insanları ve arap sado’nun can arkadaşları, ruhlar aleminin gece bekçilerini kıskandırırcasına sado’nun hala ışıldayan bedenini beklemeye koyuldular; sağ taraftan çekmeye başladıkları ’özel günlerin kıyak çift kağıtlısını’ büyük bir sabırla soğuta soğuta içip bütün geçmiş zamanların en hicranlı yolculuğuna çıktılar. gıli gıli salih’in yattığı teras katından gelen hıçkırıklar dışında kolera’nın insanları o geceyi duman sessizliğinde yaşadı.
ertesi gün arap sado’nun arkadaşları marangoz mimi usta’nın yaptığı tabuta sado’nun buz gibi olmuş bedenini yerleştirdiler. tabutu omuzlarının üzerinde değişe değişe taşıyıp, kara zindan mezarlığı’na götürdüler. koleralılar sado’yu tabuttan çıkarıp üzerindeki işlemeli kefenle, hiç ölmeyecek sandıkları yılların kabadayısını, ağır ağır mezara indirdiler. ellerine aldıkları küreklerle sado’nun üzerine toprak atıp son vazifelerini yaptılar. okey oynarken taş çalan hocanın isteğine uyup mezarlıkta sado için cenaze namazı kıldılar. koleralılar gariban çocukların dağıttığı suyla ellerini, yüzlerini yıkayıp hüzünlü duygularla mezarlıktan çıktılar.
perşembeyi cumaya bağlayan mübarek günün akşamı, kolera’nın kadınları arap sado’nun ruhuna helva kavurup bütün mahalleye dağıttılar. kolera’da yaşayan covinolar da bu helvayı seve seve yediler.
et kemikten ayrıldığı vakit, darbukacı balık ayhan, canından çok sevdiği arkadaşı arap sado’yu hatırlayıp onun için yaptığı besteyi ağırdan çalmaya başladı. balık, üzerine örtü koyduğu darbukayı çaldıkça kolera’da yaşayan köylülerin tüyleri diken oldu. diğer insanlar havada uçuşan duygulardan etkilenip kalplerinin rölantisini ayarlamaya çalıştılar.
darbuka sesini duyan gıli gıli salih, arap sado’nun bıçağını kiremitlerin arasındaki zulasından çıkarıp okşamaya başladı. sado’nun yaptığı şakaları düşündükçe gözünden akan yaşlan bıçağın oluklarından ağır çekimde süzülüp yere boşaldı. salih annesinin "balkondan mandalları topla da gel," sesini duyunca, bıçağını tekrar sotaya yerleştirip mandallarla aşağı indi.
imine, oğlunun gözlerindeki yaşı fark edip köyde öğrendiği komik tekerlemeyi salih’i mutlu etmek için söylemeye başladı. "elim elim epelek / elden çıkan topalak / topalağın yavrusu / bit pirenin karısı / bindim deve boynuna / çıktım halep yoluna / halep yolu bitpazarı / içinde ayı gezer / kulağını sarkıttı / adel, budel / sil bunu, süpür bunu / çek bunu, çıkar bunu." tekerleme bitince salih, bu defa gülmekten gözündeki yaşlann hepsini bitirdi. bu
esnada reco eve girip bağırmaya başladı. "mamaker butlaços-devlan sokerdan!.." salih ve imine reco’ya anlamsız ifadelerle bakakaldılar. reco, odanın boşluğuna parmağıyla bir figür çizip "diyayit diyayit!" diye bağırarak sokağa fırladı.
sokaklardaki kalabalık ve atölyelerde çalışanlar, yazlık sinemadan gelen "bu akşam oynayacak filmin adı kanunsuzlar," anonsuyla ellerindeki işleri kaşarlanmış kevaşeler gibi çarçabuk bitirip sinemaya doğru aktılar.
reco ile geri zekalılar sınıfında tanıştığı cins arkadaşları plan yapıp yazlık sinemaya içlerindeki kurnaz farelerden birinin bildiği delikten geçerek bedava film seyretmeye karar verdiler.
gece, ön taraflara doğru ilerlerken, berber ali’nin karısı imine, reco eve gelmediği için ağlayıp sızlanmaya, yürek kabartan bir ağıt yakmaya başladı. "amanın keklik gibi şakılayan oğlum da eve dönmemiş de arayıp soranı yok amoon... amanın oğlan deren deli oldu da gavurlann inneli beşiğine mi düşmüş amoon..." karısının uyarıcı sinyalini alan berber ali, reco’yu aramaya çıktı.
berber ali sokağa çıkınca, sanki bir meydan savaşı varmışçasına, peş peşe patlayan silah seslerini işitti. adımlarını o tarafa doğru hızlandırdı. yaklaştıkça yanaklarda patlayan tokat seslerini de duyar oldu. seslerin net olarak geldiği yerde durunca gördüğü manzara karşısında şaşkına döndü. ortalıkta ne silah sıkan, ne de tokat yiyen adamlar vardı. sadece yazlık sinemanın makinisti haplandığı için filmin sesini sonuna kadar açmıştı. ali, hışımla sinemaya girip robot gibi film seyreden, önemli kavga sahnelerinde şaraplarından bir yudum çeken kalabalığın içinde, karanlığı delen bakışlarıyla koltukları süzerek reco’yu aramaya başladı. ali, sinemada biraz taban eskittikten sonra kurt gibi duyarlı burnuyla oğlunun kokusunu aldı. koltuğa gömülmüş, bütün ruhunu filme teslim etmiş reco’yu kulağından tuttuğu gibi eve sürükledi. imine evde uğunurken, ali ile reco içeri girdi. ali, reco’yu salih’in oturduğu odaya fırlatıp kapıyı da zank diye üzerine çekti. ali ile imine bir köşeye geçip ’reco’nun duvardaki resimlerle konuştuğunu, havaya parmağıyla manyakça şekiller çizdiğini, gece yatarken anlamsız isimler mırıldandığını’ konuştular. imine, re-co’ya göz değdiğine inanıp reco’nun üzerindeki garip hareketlerin geçmesi için un tütütmeye karar verdi. mutfakta bulunan sac küreğin içinde bir ateş yakıp ateşin içine, sarımsak ve soğan kabuğu, üzerlik otu, çörekotu ve un attı. küreği götürüp reco’nun ayaklarının dibinde "aynaşanın gaynaşanın, yeryüzünde oynaşanın, elek satan kör paşanın, cümle alemin gözü," diyerek küreği savaş dansı yapan kızılderililer gibi oğlunun etrafında dolaştırdı.
gıli, annesinin acayip sözler söyleyip abisine tütsü yaptığını görünce, dayanamayıp kahkahayı bastı. ali, salih’in güldüğünü duyup sesini evin içinde bomba gibi patlattı. "pezevengin çocuğu gülme! sen de aynı bokun soyusun. yarından itibaren yanımdan hiç ayrılmayıp zanaatımı öğreneceksin. anladın mı et kafalı oğlum?" salih babasının sesine cevap vermedi. kedi gibi titredi. çocuklar yatınca, ali yatak odasına geçip karısıyla reco’nun durumunu konuşmaya devam etti. "imine, herhalde oğlan güvercin tuttuğundan allah bize bu cezayı verdi. bir daha sen sen ol da, çocuğa güvercin tutturma. neyse sabah ola hayrola," deyip ışığı söndürdü. biraz sonra odanın içinde sağlı sollu horlama sesleri hü-
küm sürmeye başladı. reco, arada bir yatağından hoplayıp "mamaker-butlaços!" diye bağırdı. imine, yattığı yerden reco için üç kulhüvallah bir elham okuyup yarı bıraktığı rüyasına geri döndü. salih uykuyu yarıladığından abisinin bağırmasına gülemedi.
gece, yengeç heriflerin acemice öldürdükleri adamlann korkunç seslerine dayanamayıp sabahı özledi.
güneş ışıkları kolera’nın üzerinde aptal aptal sırıtmaya başlayınca, gıli, berber dükkanını açmak için babasından anahtarı istedi -salih, babasının cebine elini haber vermeden soktuğu için, hiç de fena sayılmayacak bir dayak yemişti. gıli gıli, babasından gördüğü gibi besmele çekerek dükkanı açtı. dükkanın içindeki temizlik işi bitince, kapının önündeki bir önceki akşam öldürülen adamlardan akan kanı yıkamaya başladı. ali, süzük gözlerle dükkanın önüne yaklaşınca, oğlunun süpürdüğü kanlara bakıp "insan olan insanın oturacağı yerler değil buralar!" diye bağınp sinirlerinin kamçısıyla dükkana girdi.
bu sırada okuluna gitmek için defterini, kitabını koltuğunun altına alan reco, kravatını bağlatmak için gaftici fethi’yi aramaya çıktı. gaftici fethi, her gün bir kostüm giyip mahallede sekiz kılıkta dolaştığından, onun gibi güzel kravat bağlayan bir mahluk daha yeryüzüne gelmemişti. kolera’nım, dişleri sağlam ve parlak tek insanı da oydu.
gaftici fethi’ye kravatını bağlatan reco, sokakta dans eden şopdikleri seyre daldı. küçük şoparların danslarından birkaç hareket kapıp onların konuşmalarını tamircilere bağırarak okula yürüdü. tamirciler, reco’nun "as büke-zanıma-butlaços babalar!" diye bağırmasına gülüp, kafasına macun atarak karşılık verdiler.
gıli gıli salih, babasının berber dükkanında ilk sınavını vermek için ter dökmeye başladı. ali’nin çekmeceden çıkardığı balonu şişirip aynanın karşısındaki çiviye bağladı. balonu sakal tıraşı olacak adam gibi köpürtüp usturayı eline aldı. babasının "bakalım balonu patlatmadan tıraş edebilecek misin... elin usturaya yatkın mı..." sesleri arasında, balonu tıraş etmeye devam etti. az sonra babasının fondan gelen sesinden heyecanlanıp usturayı balona daldırdı. zonk diye patlayan balonun üzerindeki köpükler, salih ile ali’nin suratına yapıştı. gıli, korkudan elindeki usturayı atıp sokağa fırladı. oğlunun kabiliyetsizliğine sinirlenen ali, salih’in peşinden dışarı zıpladı. sokak aralarında biraz nefes tükettikten sonra, salih’i tehdit etmeye, sözümona öğüt vermeye başladı. "oğlum, ya bu deveyi güdeceksin ya bu diyardan gideceksin. ona göre, ayağını denk al! bana açık açık söyle, ’babacığım, ben bu mesleği yapmak istemiyorum,’ de, ben de sana başka bir iş ayarlayayım! öyle puhu kuşu gibi karşımda oturma, git ne iş yapacağına karar ver!..." gibisinden en klasik laflarını arka arkaya sıraladı.
berber dükkanından çıkan salih, kolera’nın ara sokaklarında süklüm püklüm dolaşmaya başladı. salih’in kafasında babasının öğütlerinden eser kalmamıştı. çünkü o bir bina manyağıydı. cumbalı ve desenli binaların, taş binaların işlemeli demir kapılarına bakıp hayale dalmak onun işiydi. o farklı bir zamanın, başka bir boyutun çocuğuydu.
batı’da uzun saç modası bittiğinde, kolera sokağı’nda saç uzatanlar yeni yeni boy göstermeye başlamıştı. bu durumdan en çok şikayetçi olan berber ali idi. işi biraz daha kesat gitmeye başlayınca, çocuklarının saçlarını alabros tıraş edip müşteri tavlamak için dükkanın önüne oturttu. ali’nin kurduğu bu tuzağa, kolera’da sayılan günden güne artan softalardan başka hiç kimse düşmedi.
kolera’da siyah beyaz gazete okuyan üç kişi vardı. berber ali işlerin kesat gitmesine bozulup dördüncü olmaya karar verdi. o günden sonra siyah beyaz gazetenin, aktüalite yazılarını, politik yazılarını son satırına kadar okumaya, diğer üç kişiyle de bu yazılan tartışmaya başladı. zaman zaman bu tartışmalara gaftici fethi de, kaportacı fil hamit de katılıyorlardı. ancak, tartışılan konu hakkında iki üç kelime bildiklerinden, söyledikleri sözler ali ve arkadaşları tarafından hiç ciddiye alınmadı.
ilerleyen zaman içerisinde berber dükkanında yapılan tartışmalar, kolera sokağı’ndaki insanları sağa ve sola ayırdı.
tüm bunlar olurken kolera’nın yeraltı dünyasını ele geçiren yengeç heriflerin reisi, kumarhanelerden ve kerhanelerden aldığı haraçla yetinmeyip mahalledeki esnafa da gözdağı vermeye başladı. milleti kazıklayan odunculardan, hurdacılardan haraç alması hiç de fena olmuyordu. gelgelelim küçücük esnaftan ne istiyordu reis?
ali bir yandan müşterisini tıraş ediyor, bir yandan da salih’e her zaman söylediği öğütleri tekrarlıyordu. "bak oğlum, burası şehir. düşene bir tekme de sen atacaksın. yemek buldun mu yiyeceksin, dayak buldun mu kaçacaksın. herkesin içinde karı gibi gülmeyeceksin," gibi sözlerle salih’i tırmalarken, dükkana suratları façalı, tipleri kayık, fakat çok şık elbiseli üç adam girdi. içlerinden biri berber ali’ye "kardeş, takımlarını al da gel, reis seni istiyor, tıraş olacak... haydi yap hazırlığını," deyince ali’nin kaşları hazırola geçti. elindeki usturayı reisin adamına yaklaştırıp "deyyus tıraş olmak istiyorsa dükkan burada, gelsin olsun, ben kimsenin ayağına gitmem," diye çıkıştı. takım elbiseli adamlar, "sen bilirsin bilader," diye kısa ve öz konuşup, reise berberin caz yaptığını kusmaya gittiler.
gıli gıli salih’in babasına hayranlığı o saniyeden sonra bir kat daha arttı.
ali, bir sandalye çekip dükkanın önüne oturdu. sokaktan geçenlerin biraz önce yaşadığı olayda bir suçları varmış gibi suratlarına ters ters bakmaya başladı. madam eleni, ali’nin suratındaki ifadeden kafasına göre bir anlam çıkarıp az şekerli kahve göndermekten vazgeçti. ali’yi sinirli haliyle daha çekici bulup her zaman kestiği hela camından uzanarak büyük aşkı için iç geçirmeye devam etti.
ali, dükkanda salih’i bırakıp orso’nun kahvesinde kağıt oynamaya gidince, orso’nun oğlu şenol da berber dükkanına damladı. iki arkadaş babalarından yedikleri dayakları, işittikleri azarları, birbirlerine anlatıp çılgınlar gibi gülmeye başladılar. onlar güldükçe, kolera’nın alemci insanları "kankalar bu yaşta güldüren harmana başlamışlar," diye söylenerek sarsak adımlarla yollarına devam ettiler. şenol, salih’le biraz daha çene yapıp dar sokaklardan geçerek babasının mekanına doğru yürüdü. gıli gıli salih, berber dükkanının camından bakarak yoldan geçen insanları seyre daldı.
kolera’daki çocukların hayatı, kimi zaman cam kenarında, kimi zaman da koridor gibi sokaklarda canlılık buluyordu.
yılın en uzun gecesi kolera’ya tam vaktinde geldi. gafticiler, kara şoparlar, covinolar ve diğer insanlar bembeyaz olmuş sokaklara bakarak kara kara düşünmeye başladılar. kışın, kolera’daki insanların sayısında gözle görülür bir azalma oldu. muhallebici mahalledeki